Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Hacked By DX-SMOCK

 

 

 

İslami Sohbet Odaları

Sohbet Odalarına Şimdi Bağlan

Sohbet odalarımızda dini konularda sohbet edebilir,
aklınızda ki soruları kullanıcılarımızla görüşebilirsiniz.

 

 

 

Dini Sohbet Videoları

Çeşitli Konularda Dini Sohbet Videoları

Hocalarımızdan daha iyi bir Müslüman olabilmemiz için
yapılan sohbetlere ulaşabilirsiniz
.

Ekim 2016


Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

YeşiL..

Yolda karşılaştığımızda ezan okunuyordu.
-Gel seni camiye götüreyim, dedim. Bugün Cuma biliyorsun.

-Sen de benim camiye gitmediğimi biliyorsun, dedi

-Biliyorum ama, sebebini gerçekten merak ediyorum.

-Ne bileyim olmuyor işte, dedi.Hem pantolonumun ütüsü bozulup, dizleri çıkar diye endişe ediyorum.

Gayri ihtiyari gülmeye başladım.

-Herhalde şaka yapıyorsun, dedim. Bunun için cami terk edilir mi?

-Ciddi söylüyorum, dedi. Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin.

Gerçekten öyleydi. Giydiği birbirinden güzel elbiseleri mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı.

-Peki, dedim.Hayatında hiç camiye gitmedin mi?

-Çocukken dedemle birkaç kere gitmiştim, dedi. Hem o yaşlarda dizlerim aşınacak diye herhalde endişe etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum.

Söyledikleri beni son derece şaşırtmış ve bu konuyu açtığıma pişman etmişti. Daha sonra el sıkışıp ayrıldık.

Onunla konuşmamızdan 2 ay sonra, kendisinin camide olduğunu söylediler. Hemen gittim. Bahçedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve üzerinde yine yeşiller vardı.

Yavaşça yanına yaklaştım ve kısık bir sesle:

-Hani, dedim. Camiye gelmeyecektin?

Hiç sesini çıkarmadı. Çünkü musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu.

Dini sohbet,Sohbet;www.Nursohbet.Net

Vakit..

Cüneyd-i Bağdâdî, insanlara ilim öğretmek için bir meclis kurdu. Herkes bu sohbetlere gelip istifâde etmeye başladı. Bir gün hıristiyan fakat hıristiyan olduğuna dâir görünüşte bir alâmeti bulunmayan bir genç, Cüneyd-i Bağdâdî’nin sohbet ettiği meclise gelip, Cüneyd-i Bağdâdî’ye şöyle dedi:

“Ey üstâd! Hazret-i Peygamber buyuruyor ki:
“Müminin firâsetinden korkunuz. Çünkü o, Allahü teâlânın nûru ile bakar.” Bunun mânâsı nedir?”

Cüneyd-i Bağdâdî bir müddet sustu. Sonra başını kaldırıp;

“Müslüman ol. Müslüman olmak zamânın geldi.” buyurdu. Meğer o genç hıristiyan imiş. Hemen zünnârını kesip orada müslüman oldu.

İmâm-ı Yâfiî buyuruyor ki: “İnsanlar, bu hâdisede, Cüneyd-i Bağdâdî’nin bir kerâmeti var zanneder. Halbuki, bu hâdisede onun iki kerâmeti vardır. Birisi, o gencin hıristiyan olduğunu bilmesi, diğeri de, gencin, müslüman olma vaktinin geldiğini bilmesidir.”
Dini sohbet,Sohbet;www.Nursohbet.Net

Tevazu..

Ahmed Rufai Hazretleri, bir gün talebelerine:
– İçinizde kim bende bir ayıp görüyorsa bildirsin, dedi.
Müritlerinden biri:
– Efendim, sizde büyük bir ayıp var, diye cevap verdi.
Ayıbını talebesine soracak kadar kendini aşmış bu mütavazi insan hiç kızmadı, talebesi böyle söylüyor diye üzülmedi, belki sadece ayıbından kurtulabilmek ümidiyle sordu:
– Söyle dedi, kardeşim, o ayıbım nedir?
Talebe gözleri dolu dolu:
– Bizim gibilerin size talebe olması, dedi.
Bu söz gönüllere çok tesir etmiş, sohbette bulunan herkes ağlamaya başlamıştı. Ahmed Rufai Hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece;
– Ben sizin hizmetçinizim, ben hepinizden aşağıyım diyebildi.

Evet, keşke insanlar tabi olanlara bakıp, tabi olanlarda, tabi olunanı aramasalardı… Zira hem dün, hem bu gün o altın halkayı temsil eden büyüklerin etrafındaki insanlar, ne denli nezih olurlarsa olsunlar, onları gösterebilmekte çok acizdirler. Bugün dahi, bir büyük gönül erinin yanına gelip giden insanlar; idareciler, gazeteciler, din adamları, “Talebelerinin ufku hocalarının çok gerisinde.” demektedirler. Zaten, o cevher farkıdır ki, sair madenleri kirlerinden arındırır.
Dini sohbet,Sohbet;www.Nursohbet.Net

Ahitname..

Basra’lı Şem’ûn kendi halinde bir mecusidir. Müslümanlarla içli dışlıdır ve bir sürü güzel haslet edinir. Kimseyle uğraşmaz, yalan söylemez, sözünde durur ve cömerttir. Sonra o gülyüzlü komşusunu (Hasan-ı Basri Hazretlerini) çok beğenir, uzaktan bile görse ayağa kalkar, hürmetle yol verir.
Hasan-ı Basri, Şem’ûn’un Müslüman olmasını çok ister. Hatta bazı geceler sabahlara kadar yalvarır onun ve onun gibiler için hidayet diler. Rahman ve Rahim olan Rabbimiz bu duaları kâbul eder ve mübareğin tebliğ için beklediği fırsatı önüne çıkarır. Nasıl mı? Anlatalım.
Şem’ûn amansız bir hastalığa yakalanır. Birkaç gün içinde mum gibi erir ki artık öleceğinin farkındadır. Hasan-ı Basri biraz süt, biraz hurma alır, komşusunun kapısını tıklatır. Şem’ûn onu görünce çok duygulanır. Ağlamakla gülmek arasında gidip gelen bir sesle ‘Ey asil komşum’ der ‘niye zahmet ettin ki?’
-Ne zahmeti, vazifemiz değil mi?
-Biliyor musun ben gidiciyim.
-Hepimiz gidiciyiz.
-Korkarım ahirette de görüşemeyeceğiz. Zira inandıklarım doğruysa aynı yerde olmayacağız.
Mübarek acı acı gülümser.
-Peki’ der, ya benim inandıklarım doğruysa?
-Yine aynı yerde olmayacağız, zira beni taptığımla yakacaklar.
-Bak Şem’ûn ateş yaratıcı değil mahlûktur. Alemlerin Rabbi (Celle Celalüh) dilemezse kimseye bir şey yapamaz.
-Müslümanlar buna benzer şeyleri çok söylerler ama ateşin yakmadığı nerede görülmüş?
-Ateşin yakmadığını görsen bana inanır mısın?
-İnanırım.
Biliyor musunuz veliler hallerini bir sır gibi saklar, tanınmaktan, bilinmekten sıkılırlar. Ancak böylesi hayati kavşaklarda keramet göstermek zorunda kalırlar. Nitekim Hasan-ı Basri Hazretleri de mangaldaki ateşi avuçlar, kızgın korla kollarını sıvazlar. Şem’ûn hayretler içindedir. Büyük veli, bunlar sıradan şeylermiş gibi gülümser, ‘İstersen yanan fırına girelim’ der, ‘var mısın?’
-Yoo, hayır. Bu kadarı yeter.
-Görüyorsun işte. Senin, benim, dağların, göklerin, denizlerin yaratıcısı onu zararsız kıldı.
-Sanırım, Allah’ın büyüklüğünü kabullenmek zorundayım
.
-Al, istersen dokunabilirsin. Eğer ateş bir şeye kaadirse yaksın da görelim.
-Diyecek bir şey bulamıyorum.
-Ama benim diyecek çok şeyim var. Yapma Şem’ûn, kendine kıyma. Gel iman et ve kurtul. Altından nehirler akan köşkler, nefis şerbetler, bahçeler, huriler seni bekliyor. Bir kere kelimeyi şahadet söyle, ebedi saadete kavuş.
-Bu kadar kolay mı yani?
-Evet bu kadar kolay.
-Ama benim ömrüm günah içinde geçti.
-Benim ki de öyle ama Allah-ü teâlâ affedicidir.
-Ne desem bilmem ki, bunca yıldır mecusi olarak yaşadıktan sonra…
-Sakın ‘millet ne der?’ diye düşünme, sadece kalbinin sesini dinle.
-Kalbim seninle beraber, yalnız endişelerim var.
-Nasıl yani?
-Sahi, Rabbim beni kâbul eder mi?
-Eder.
-Bana kulum der mi?
-Der.
-Emin misin?
-Adım gibi.
-Peki kefil olur musun?
-Olurum.
-Ahitname de yazar mısın?
-Yazarım.
-Mührünü de basar mısın?
-Basarım.
-İyi öyleyse, sen şimdi bana yapmam gerekenleri söyle.
Şem’ûn oğullarını, yakınlarını çağırır. Kalabalığın huzurunda iman eder. Olacak bu ya hemen o gün ecel şerbetini içer. Onu söz konusu kâğıtla birlikte toprağa verirler.
Hasan-ı Basri Hazretleri hem şaşkın, hem sevinçlidir. Omuzlarından irice bir yük gitmiştir. Definden sonra evine gelir. Bir başına kalınca hadisenin muhasebesini yapar ve birden dehşete düşer. Büyük bir pişmanlıkla ‘yaptığını beğendin mi’ der, ‘sen kim oluyorsun da ahidname veriyorsun. Kendini kurtaracağın şüpheli, kalkıp başkalarına kefil oluyorsun. Eyvah ki ne eyvah! Aman Allah’ım ben ne yaptım!’
O gece binlerce, onbinlerce kez tövbe eder, ‘Yarabbi, ben acizin, zavallının biriyim’ der, ‘n’olur bu cüretimi affeyle!’ Hasan-ı Basri o kadar ağlar ve o kadar yalvarır ki bitap düşer. Birara içi geçer, rüyasında Şem’ûn belirir, çok neşelidir. Öylesine nurludur ki dolunayı imrendirir. Başında cennet cevahirleriyle süslenmiş bir taç vardır. Hasan-ı Basri Hazretlerine döner ‘Meğer Allah-ü teâlâ ne büyükmüş’ der, ‘merhametinin zerresi benim gibi nice asiye yetti.’
-Peki ya ahitname?
-Ona bakmadı bile, istersen geri verebilirim.
-Yalvarırım ver, n’olur ver.
-Al!
Hasan Basri Hazretleri heyecanla uyanır. Ne görse beğenirsiniz.
Kâğıt elindedir.
Dini sohbet,Sohbet;www.Nursohbet.Net

Ceza..

Mağripte, itibârlı bir âlim olan Ebü’l-Hasan; İmâm-ı Gazâlî Hazretleri’nin İhyâ kitabını okuyunca “Sünnete muhâlif” diye beğenmemiş ve müslümanların elindeki İhyâ kitaplarının toplanıp yakılmasını emretmiş. Cumâ günü yakılmasını kararlaştırmışlar.
Ebü’l-Hasan cumâ gecesi rüyâsında ders okuttuğu câmie girmiş. Bakmış ki câminin köşesinde parlayan bir nûr; Resûlüllâh Efendimiz (s.a.v.), Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer (r.anhümâ) ile oturuyorlar. Bu arada İmâm-ı Gazâlî de elinde İhyâu Ulûmi’d-Dîn, kitabı ile huzura gelerek:

“Ey Allâh’ın Resûlü! Şu kimse benim hasmımdır.” dedi ve İhyâ kitabını Resûlüllâh’a verip:

“Yâ Resûlallâh, şu kitaba bakınız, eğer bu kimsenin dediği gibi bunda sünnete muhâlif bir şey varsa, ben Allâhü Teâlâ’ya tevbe ettim. Eğer dîne muvâfıksa, bu adamdan hakkımı alıp beni sevindirin.” dedi.
Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) İhyâ kitabını baştan sona göz gezdirdi ve;

“Vallâhi bu çok güzel bir şeydir.” buyurduktan sonra Hz. Ebû Bekr’e (r.a.) verdi.
O da baktıktan sonra

“Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki bu kitap güzeldir.” buyurdu.
Hz. Ömer’de (r.a.) verdiler. O da inceleyerek, aynı cevabı verdi.
Bunun üzerine Resûlüllâh (s.a.v.);

“Ebü’l-Hasan’ın elbisesini soyun, iftirâ edenlere vurulduğu gibi had vurun.” buyurdu.
Beşinci sopadan sonra Hz. Ebû Bekr şefâat ederek;

“Yâ Resûlallâh böyle yapması yine senin sünnetini tâzîm içindi, af buyur.” dedi.
Ebü’l-Hasan da hatasını anlayıp tevbe edince; İmâm-ı Gazâlî Hazretleri de affetti.

Ebü’l-Hasan uyanınca gördüklerini halka anlatıp tevbe etti. Bir ay, rüyâsında yediği sopaların vurulduğu yerler sızladı. Vefat edince sopaların izi sırtında görülüyordu. Bu rüyâsından sonra dâimâ İhyâ kitabını okur, ona hürmet ederdi..
Dini sohbet,Sohbet;www.Nursohbet.Net

İmtihaN..

Ahmed Şemseddîn hazretleri Manisa’da hocasının isteği doğrultusunda talebeler yetiştirmekle meşgûl oldu. Ancak bu sırada Şâh İsmâil de, Ehl-i sünnet îtikâdını, müslümanların Peygamber efendimizden gelen doğru inancı yıkmak için harekete geçmişti. Bu gâye ile Anadolu’ya “dâî” adı verilen halîfeler göndermiş, sahte şeyhler eliyle bozuk ve yanlış tarikatler kurdurmuştu. Ayrıca Antalya’dan Bursa’ya kadar pek çok yerde isyanlar çıkartarak halkı silâh gücü ile de sindirmek istemişlerdi. Karışıklık had safhada idi. Öyle ki bu sahte şeyhler Osmanlı merkezine kadar sızdılar. İstanbul sahte şeyhlerle doldu ve halk kime inanacağını şaşırdı.

Velî pâdişâh İkinci Bayezîd Han sahte tarîkatlerin ayıklanarak kapatılmasını istedi. Böylece halkın yanlış inanışlara kapılıp Ehl-i sünnet îtikâdından uzaklaşmasına mâni olmak üzere harekete geçti. Kurulan bir mecliste şeyhlerin imtihana tâbi tutulmasını istedi. Bu düğümü çözmek için de Ahmed Şemseddîn hazretlerini Manisa’dan İstanbul’a dâvet etti.

Ahmed Şemseddîn hazretleri derhal bu ulvî görevi kabûl edip İstanbul’da Sultan Bâyezîd-i Velî hazretlerinin huzûruna çıktı ve Osmanlı Sultânının da hazır bulunduğu imtihan heyetine reislik etti.

O gün Ahmed Şemseddîn hazretlerinin tuttuğu şerîat süzgecinden hak ve doğru yolda bulunan şeyhler rahatlıkla geçerken sahteleri tutuldu. Bunlar mahcup ve perişan oldular. Tekkeleri kapatıldı ve yaptıkları işten men edildiler. Ahmed Şemseddîn hazretlerine, imtihan sırasında gösterdiği kemâl, dirâyet ve olgunluk sebebiyle “Yiğitbaşı” lakabı verildi. Pâdişâh çok hoşnut kaldığı ve takdir ettiği bu büyük velîyi hediyelerle taltîf etti. O ise bu hediyelerin tamamını fakirlere dağıttı. İstanbul’da kalması tekliflerine rağmen, tekrar Manisa’ya döndü. Bu hâdise dilden dile, şehirden şehire yayıldı. Sohbetine kavuşmak isteyenler Manisa’ya akın ettiler ve çevresinde geniş bir sohbet halkası meydana getirdiler.

Ahmed Şemseddîn hazretlerinin kerâmetleri Mısır’da Arab Molla nâmıyla tanınan bir zâta kadar ulaştı. Arab Molla, ilmiyle mağrur bir zâttı. Ahmed Şemseddîn’i imtihan etmek üzere Mısır’dan Manisa’ya geldi. Ahmed Şemseddîn hazretlerini çekemeyenler derhal Arab Molla’nın etrafında tâzim, hürmet ve îtibâr halkası meydana getirdiler. Ona, Yiğitbaşı Velî aleyhinde pek çok sözler söylediler. Bu hal, Arab Molla’nın nefsini ve gurûrunu okşadı. Onlara:

“Siz onu bana bırakın. Onun hakkından ben gelirim ve şeyhlik ne imiş ona gösteririm.” dedi. Benlik dâvâsıyla mağrur Arab Molla, ertesi gün Yiğitbaşı Velî’nin dergâhına geldi. Dergahın bahçesinden içeri girmek üzereyken kapıda iki derviş kendisini karşıladı ve; “Ey Molla! Şeyh hazretleri dergahında sizi bekliyor.” dediler. Arap Molla geleceğinden hiç bahsetmemiş ve bu dervişlerle de daha önce karşılaşmamıştı. Şaşırdı ve dayanamayıp sordu:

“Ey Canlar! Yanlışlık olmasın. Siz kimi karşılarsınız. Ben ziyâret edeceğimi bildirmemiştim.” Dervişler tatlı tatlı gülümseyerek sordular: “Mısır’dan gelen Arab Molla siz değil misiniz?” Molla daha büyük bir şaşkınlıkla; “Evet.” diyebildi ve dervişlerin îkazıyla dergâhtan içeri girerek kendisini bekleyen Şeyh hazretlerinin huzûruna vardı.

Yiğitbaşı hazretleri birkaç talebesiyle sohbet etmekte, onlara İslâmiyetin güzel ahlâkından bahsetmekteydi. Molla Arab’ın oturması ile sözüne devam etti:

“Ey dostlarım kibirden sakınınız. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Kalbinde zerre kadar kibir olan Cennet’e giremez.” buyurdu. Kibir, Allah’ın kullarına hakâret, aşağılık gözü ile bakmaktır. Kendini herkesten üstün görmektir. Ebû Hâşim Sûfi hazretleri; “Dağı iğne ile kazıp yerinden yok etmek, kalpden kibri söküp atmaktan daha kolaydır.” demektedir.”

Bunca nasîhata rağmen Arab Molla’nın hâlâ inkâr çukurunda olan nefsi, Yiğitbaşı ile yarışmak ister. Onun bir müddet duraklamasını fırsat bilerek gururlu bir edâ ile ve kelimelerin üzerine basa basa:

“Ey Şeyh, sizin erbaîninizi, çile çekmenizi, nefsinizi yola getirmekteki gayretinizi çok medhettiler. Birlikte erbaîne, çile çekmeye girsek ne dersiniz?” diye sordu. Ahmed Şemseddîn hazretleri tebessüm ederek:

“Hay hay!.. Biz misafirimizi kırmayız.” buyurdu.

Arab Molla:

“Ancak benim bir şartım var. Yemek içmek serbest, fakat dışarıya çıkmak ve ihtiyâcınızı görmek yasak olacaktır.” diye ekledi. Şeyh hazretleri:

“Kabul. Her şartınızı kabul ediyorum.” deyince, birlikte bir hücreye girdiler. Yiğitbaşı hazretleri talebelerine kendisine kuzu dolması getirilmesini ve misafirine de ne isterse verilmesini istedi. Ancak Arab Molla sadece birkaç zeytin ile iktifâ etti. Şeyhin kuzu dolmasını yemesini seyrediyor ve biraz sonra dayanamaz dışarı çıkar diyerek için için gülüyordu. Ancak zamânın su gibi geçmesine, Şeyh hazretlerinin nefis, leziz yiyecekleri birbiri ardısıra bitirmesine rağmen, Molla’nın beklediği an bir türlü gelmedi: Bir, iki, üç ve nihayet dördüncü gün o nefis yiyecekleri yiyen sanki Şeyh hazretleri değil de oymuş. Kendisini nasıl dışarıya atacağını bilemedi. İhtiyâcını gördükten sonra dışarıda kendisini bekleyen dervişlere; “Yahu! Ben iki üç zeytin tanesiyle dayanamadım. Bu zat bunca yemeği nasıl yiyor ve nasıl duruyor?” diye söylendi. Dervişler ise şu cevâbı verdiler:

“Bu, mollalıkla şeyhlik arasındaki farktır.”

Arab Molla hatasını anlamıştı. Derhal Yiğitbaşı hazretlerinin ellerine sarılarak affedilmesini diledi ve; “Ey zamânın Yûsuf’u, sen Mısır’a sultan olmuşsun. Bu günâhkârı da bendelerin arasına kabul et” dedi. Tövbe ve istiğfâr ettikten sonra talebeliğe kabûl edilen Molla Arab, Ahmed Şemseddîn hazretlerinin en büyük halîfelerinden oldu.
Dini sohbet,Sohbet;www.Nursohbet.Net

Bir Köylü..

Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerini, büyük bir zat yapan bol dua almaktır. Bir gün alış veriş yaparken alış veriş yaptığı kişiden dua almadan köye döndü. Sonra tekrar o kişinin yanına gitti. Eskiden de köy öyle yakın bir yer değildi, ulaşım da ayrıca bir dertti. Köye geldiğinde adamı buldu.

Adam:

-Hayrola bir şey mi oldu neden geri döndün, dedi.

Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri:

-Benim bir âdetim vardır, her iş yaptığım kişiden dua alırım, eve gidince senden dua almadığımı hatırladım, dua almak için geldimi deyince adam ellerini açarak:

-Ya Rabbi aç bunun kalb gözünü, diyerek dua etti.

İşte Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerini Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri yapan dua budur.
Dini sohbet,Sohbet;www.Nursohbet.Net

Ayakkabı…

Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu seyretmekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkân için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle…
Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkândan dışarı fırlayıp:

– “Küçüüük!” diye seslendi.” Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir hârika!”

Çocuk, ona dönerek:

– “Gerçekten çok güzeller!” diye tebessüm etti, “Ama benim bir bacağım doğuştan eksik”.

– “Bence önemli değil!” diye atıldı adam. “Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de akli veya vicdanı.”

Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:

– “Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.”

Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:

– “Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?”

– “Çok basit!” dedi, adam. “Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler…”

Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işaret ederek:

– “Baktığın ayakkabı, sana yakışır!” dedi. “Denemek ister misin?”

Çocuk, başını yanlara sallayıp:

– “Üzerinde 30 lira yazıyor” dedi, “Almam mümkün değil ki!”

– “İndirim sezonunu senin için biraz öne alırım!” dedi adam, “Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder.”

Çocuk biraz düşünüp:

– “Ayakkabının diğer teki ise yaramaz!” dedi, “Onu kim alacak ki?”

– “Amma yaptın ha!” diye güldü adam. “Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım.”

Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:

– “Üstelik de öğrencisin değil mi?” diye sordu.

– “İkiye gidiyorum!” diye atıldı çocuk, “Üçe geçtim sayılır.”

– “Tamam işte!” dedi adam. “5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zâten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!”

Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek

– “Benim satış işlemim bitti!” dedi, “Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.”

– “Saka mı yapıyorsunuz?” diye kekeledi çocuk, “Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?”

– “Sen çok cahil kalmışsın be arkadaş…” dedi adam, “Antika eşyalardan haberin yok her hâlde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder.”

Küçük çocuk, art arda yasadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kâğıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:

– “Bana göre 20 lira yeterli.” dedi. “İndirim mevsimini başlattınız ya!”

Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:

– “Babam hakliymiş!” dedi. “Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok! demişti.”

Her rüzgar savuracak bir toz bulur,
Her hayat yaşanacak bir can bulur,
Her umut gerçekleşecek bir düş bulur
Bulunmayacak tek şey senin benzerindir
Dini sohbet,Sohbet;www.Nursohbet.Net

İftira

Musa (a.s.) kardeşi Harun (a.s.) ile birlikte yolculuk ederken o zamana kadar görmedikleri bir ağaç görürler. Hemen ardında kapısı ardına kadar açık bir ev görürler. Seslenirler bir cevap alamazlar.Evin içinde bir kanepe görürler. Harun (a.s.):
– Ya Musa! Burası hoşuma gitti. İzin ver de şu kanepenin üzerinde biraz olsun uyuyayım.
– Uyu ya Harun.
Hz.Harun orada uyuduğu zaman ölüm meleği gelip Harun (a.s.) ruhunu kabzeder. İlk defa gördükleri ağaç kaybolur. Ev içindeki kanepe ile semaya kaldırılır. Musa (a.s.) bu duruma üzülerek yapayalnız İsrailoğullarına döner.
Onun kardeşiyle birlikte dağa çıkıp yalnız döndüğünü gören Yahudiler:
– Musa, İsrailoğullarının Harun’a karşı olan sevgisi yüüznden hased edip onu öldürdü, diye iftira ederler.
Musa (a.s.) :
– Kardeşimi öldürdüğümü ileri sürerek bana iftira ediyorsunuz. Halbuki o daha önce kendisi için takdir edilen hükmün tecellisi karşısındadır. O İlahi hüküm yerine geldi.
Yahudiler, bu iftirayı çoğaltınca Musa (a.s.) iki rekat namaz kıldı ve Rabbine kendisini temize çıkarması ve Yahudileri susturması için dua etti. Dua kabul olundu. Bir mücize olarak kanepe göründü. musa (a.s.’ın doğru söylediğine inanırlar.
dini sohbet,Dini chat,Sohbet,Radyo;www.Nursohbet.net

İslama Geçiş..

Rasul-i Ekrem s.a.v.’in Mekke’yi fethettiği gün, İslâm düşmanı Ebu Cehl’in idam fermanı verilmiş oğlu İkrime, ölüm korkusuyla kaçıp Yemen tarafına gitmişti. Onun eşi Ümmü Hakîm ise müslüman olmuş ve İkrime’nin bağışlanmasını Rasulullah’tan istirham etmişti.
Allah Rasulü s.a.v., İkrime için güvenlik garantisi verince, hanımı Ümmü Hakim onu aramaya çıktı. Tihâme sahillerinde deniz yolculuğu sırası müslüman bir kaptanla görüşmekte olan İkrime’yi buldu. Kaptan ona diyor ki:

– Lâ ilâhe illallah Muhammeden Rasulullah de, canını kurtarıver!

İkrime şu karşılığı veriyordu:

– Ben de zaten bunu için kaçıyorum…

O sırada İkrime’nin karısı ortaya çıkarak şu haberi verdi:

– Ben insanların en iyisi ve en hayırlısının yanından geliyorum. Onunla konuştum, o sana eman verdi, seni güvenceye aldı. Gel gidelim, kendine kıyma!

Beraber yola çıktılar. Bir konaklama yerinde İkrime, eşiyle birlikte olmak istedi. Kadın onu şiddetle reddetti:

– Olmaz! Ben müslümanım sen ise kâfirsin, deyince İkrime:

– Doğrusu, seni benden uzaklaştıran şey, gerçekten önemli olmalı, dedi.

İkrime Mekke’ye yaklaşınca, Rasulullah ashabına şöyle dedi:

– Ebu Cehl’in oğlu İkrime, mümin ve muhacir olarak size geliyor. Sakın babasına sövmeyiniz. Çünkü ölüye sövmek ona ulaşmaz, diriye zarar verir.

Rasul-i Ekrem s.a.v. İkrime’yi görünce sevinçle onu karşıladı. İkrime sordu:

– Ey Muhammed! Sen beni neye davet ediyorsun?

– Allah’tan başka ilâh olmadığına, benim O’nun kulu ve Rasulü olduğuma inanmaya, namaz kılmaya ve zekât vermeye… davet ediyorum.

– Vallahi sen sadece hakka davet ediyor, iyi ve güzeli emrediyorsun. Sen peygamber olmadan önce de bizim en doğrumuz ve en iyimizdin.

İkrime bu konuşmadan sonra Allah Rasulü s.a.v.’in elinden tuttu, Kelime-i Şehâdet söyleyip müslüman oldu

dini sohbet,Dini chat,Sohbet,Radyo;www.Nursohbet.net