Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Hacked By DX-SMOCK

 

 

 

İslami Sohbet Odaları

Sohbet Odalarına Şimdi Bağlan

Sohbet odalarımızda dini konularda sohbet edebilir,
aklınızda ki soruları kullanıcılarımızla görüşebilirsiniz.

 

 

 

Dini Sohbet Videoları

Çeşitli Konularda Dini Sohbet Videoları

Hocalarımızdan daha iyi bir Müslüman olabilmemiz için
yapılan sohbetlere ulaşabilirsiniz
.

Kasım 2016


Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

İnsanlara Mesajımız Ne olacak…

Bu husûsda başkalarının gayreti, sadece vesîle olmaktır. Allah dilemediği halde, diğer bir kimsenin -velev peygamber de olsa- gayreti ile hidâyetin nasîb olması mümkün değildir.

“… (Allâh) kendisine yönelen kimseye hidâyet eder!” (er-Ra’d, 27)
On bir yıl önce müslüman olmuş, 28. yaşına kadar hep bir din arayışı içinde hakkı bâtılın içinde aramış bir ruh: Amerikalı Jackie Frank (Melek Zeynep) Hanım!.. Ve kendi ağzından hidayeti buluş hikayesi:

9 yaşında bir kızken banyoya girip kapıyı kapatır, havluyu başıma örter, aynaya bakardım. Bu ruhuma haz verirdi. Birileri bana Allah’ın kilisede yaşadığını söyledi. Bunun için ben de sık sık kiliseye gidip Allah’la başbaşa olmak isterdim. Bir gün yine kilisede yapayalnız Allah’ı düşünüyordum. Annem beni aramış, her zamanki gibi kilisede bulmuş. Sanki kiliseler benim Hira’mdı. Yaşım küçük olduğu halde kiliselerin papazlarına zor sorular sorardım. Çoğu zaman cevap veremezlerdi. İncil’de Yusuf ve Meryem’den İsa dünyaya geldi diyor. Başka bir bölümünde Allah’ın İsa’nın babası olduğu iddia ediliyor. “Nasıl inanayım?” diye papaza sordum. O cevap vermedi.
İslam’ı ilk duymam, beş-altı yaşlarındayken oldu. Gittiğim okulda bir müslüman çocukla tanıştım. Annesi siyah çarşaf giyiyordu. Herkesin doğumgünü kutlanıyordu, ama o çocuğun doğumgünü hiç kutlanmadı. Bir gün:

“-Senin doğum günün niçin kutlanmıyor?” diye sordun.

“-Biz müslümanlar doğum günü kutlamayız!..” dedi. O çocuğunannesi ve teyzesi markete giderken onları ağaçların arkasından gizlice izlerdim. Benim gözümde onlar korunmuş birer melek gibiydiler.

Ergenlik çağımda hiç kiliseye gitmez oldum. Çünkü kilise içimdeki boşluğu doldurmuyordu. Sürekli Allah’a duâ ediyordum. Ailem pek dindar değildi. Annemle babam farklı kiliselere mensup olduğundan din hakkında konuşurlar, ben de onları dinlerdim. Lisedeyken din merakımdan dolayı bir din okuluna gittim. Öğretmenimiz hıristiyan bir kadındı ve sürekli İslâmiyeti kötülüyordu. İncillerin hepsini okuduk ama Kur’ân-ı Kerim’den sadece öğretmenin seçtiği bölümler okunurdu. Bu bölümler de daha çok insanın aklında sorular oluşturacak türdendi. Diğer dinleri bilmek istiyordum. Zihnimdeki sorulara sürekli cevap arıyordum. O sıralar bir yahudinin yanında muhasebeci olarak çalışmaya başladım. Onun kızıyla din hakkında çok konuşurduk. Neredeyse yahudi olacaktım. Ona Hazret-i İsa hakkında sorular sorduğumda sorularıma cevap veremiyordu. Yahudiliğin gereklerini yapardı, ama kalbiyle inancı kuvvetli değildi. O dönemlerde hıristiyanlıktaki yanlışları çok iyi biliyordum. Dört elle sarıldığım yahudilikte de aradığım huzuru bulamadım.

25 yaşında bir restorantta çalışmaya başladım. Orada çalışanların biri yahudi, biri yehova şahidi, bir kaçı hıristiyan, ikisi de müslümandı. Restoran kapanınca hepimiz oturur, din hakkında konuşur, herkes kendi dinini anlatırdı. Ben kendi kendime o iki müslümana acıyıp, bu iki zavallıyı hıristiyan yapıp kurtarayım diye düşünüyordum. İki müslümandan birinin adı Mustafa, diğeri de onun arkadaşıydı. Mustafa’nın arkadaşı, İslam’ı çok güzel yaşamaya çalışan bir müslümandı.

Bir gün yine oturduk konuşuyorduk. Mustafa ve arkadaşı, her zamanki gibi İncil ve Hıristiyanlık hakkında umursamaz bir tavır takınmışlardı. Ben de onların haline bakarak İslamiyeti iyiden iyiye merak etmeye başlamıştım. Mustafa tatil için Türkiye’ye gitme hazırlıkları yaptığı bir zamanda kendisine yaklaştım ve:

“-Mustafa bey, ben sizinle İslamiyet hakkında konuşmak istiyorum.” dedim. O da:

“-Benimle dinim hakkında konuşmak istiyorsan önce bizim Kitabımızı okumalısın!” dedi. Ben de kabul ettim. Tatil dönüşü bana İngilizce mealli Kur’ân-ı Kerim getirdi. Sonradan fark ettim, İngilizceye çevrilmiş en kötü tercümelerden biriydi. Böyle olmasına rağmen daha Bakara suresini tamamlamadan doğruyu bulduğuma inanmaya başladım. Ve Mustafa Beye üç soru sordum.
Birinci “Muhammed kimdir?” Hayatımda ilk defa bu ismi Kur’ân-ı Kerim’de görmüştüm. Peygamber olduğunu açıkladı. Ama bu peygamber Arap idi. Diğer kültürdeki insanların bunu kabul etmesi zordu. Özellikle biz Amerikalılar için bu imkânsız gibiydi. Fakat o anlattıkça Hazret-i Muhammed’i bir peygamber olarak kabul ettim. Onun hayatını okudukça, karşılaştığı zorlukları gördükçe onun Allah tarafından bir terbiyeden geçirildiğini hissettim. Şimdi de onun ahlakı beni terbiye ediyordu.

İkinci sorum ise, Kur’an’ın Hazret-i İsa hakkında ne söylediği idi. Yahudi arkadaşlarıma bu soruyu sorduğumda bir şey söyleyememişlerdi. Hazret-i İsa’nın Allah’ın oğlu değil, “kün: ol” emriyle meydana gelmiş bir peygamberi olduğunu anlattı. Zaten ben hıristiyan olduğum halde Hazret-i İsa’nın Allah’ın oğlu olabileceğini kabul etmiyordum. Şimdi ise aradığımı tam manasıyla bulmuştum.

Üçüncü sorum, “Müslümanların namaz kılarken niye yüzünü yere koydukları” idi… O ise buna şöyle cevap verdi:
“-İnsanların Allah karşısındaki kulluklarının zirvesi, bütün benliğinden kurtulup secdeye kapanmaktır. Bu hal, gerçek mabud karşısında kulluğu hissederek O’na yaklaşma arzusudur.”

Sanki duymak istediğim, arayıp durduğum cevaplar bunlardı. Hayatımda pek çok karar vermiştim, ama müslüman olacağım hiç aklıma gelmezdi. 28. yaşgünümde müslüman oldum ve adeta yeniden doğdum. 6 ay sonra Mustafa bey, evlenme teklif etti. Elhamdülillah evlendim. O zamandan beri eşimi ve evliliğimi hiç sorgulamadım, çünkü mutluydum.

İki yıl boyunca müslüman olduğumu aileme söyleyemedim. Ramazan ayında oruçlu bulunduğum bir sırada ailemi aradım:
“-Oruçluyum, müslüman oldum, çok mutluyum!” dedim. Annem çok ağladı, beyimi suçladılar. Erkek kardeşlerim, ölümle tehdid ettiler. Hatta bir tanesi telefonda şöyle dedi:

“-Yakında dinlerin savaşı olacak. O gün gelince ilk öldüreceğim kimse sen olacaksın!”

Tartışacaktım, oruçlu olduğum aklıma geldi. Onlara:

“-Oruçluyum!” dedim ve telefonu kapattım.

Bir gün erkek kardeşim beni örtüyle gördüğünde, onu başımdan çekti ve:

“-Bir daha seni bununla görmeyeceğim!” diye bağırdı.
Elhamdülillah, İslam’ı yaşarken başka zorluk görmedim. Yalnız mezhepleri anlamakta zorluk çektim. Ama beyimin arkadaşı internetten bu konuda çok kapsamlı bilgiler indirdi. Ve bu problemi de aştım.

İslam’ı Amerika’da açıklamak kolay. Çünkü her zaman öğrenmek isteyen gruplar var. Özellikle 11 Eylül’den sonra İslam’dan nefret edenler bile araştırıp bir pürüz ve kusur bulamayınca onu kabul etmeye başladılar. Bizim en büyük eksiğimiz, İslâmiyet’i doğru anlatan, düzgün çevrilmiş İngilizce kitapların olmayışı!.. Çünkü ya az bilenler kitap yazmış, bu güzel bir İngilizce ile çevrilmiş, ya da iyi bilenler İngilizceye yeterince çevirememişler.

Ben uzun zamandır, Amerika’da yeni müslüman olanlara İslam’ı anlatmaya çalışıyorum. İnsanlar müslüman olmuş, ama İslamiyet’i o kadar az biliyorlar ki… Hayızlıyken yemeğe dokunabilir miyim, bu haldeyken ayrı bir masada mı yemeliyim? Bu ve benzeri çok basit konularda bile bilgi eksikliği var. Bilen insan yok denecek kadar az!..

Bizim vasıtamızla İslamiyete girenler oldu ama bu bizden değil, Allah’tandır. Hapishanelere gidip oralarda İslamiyet’i anlattım. Bir gün hapishaneden telefon geldi. Arayan, orada hıristiyanlığı anlatan kimse idi. Hemen gelmemi istedi. Ve:

“-Burada müslüman olmak isteyenler var.” dedi. O gün orada üç kişi müslüman oldu.

Bir gün bir arkadaşımla İncil hakkında konuşuyorduk. O hıristiyandı. Ben Hazret-i Meryem ve Hazret-i İsa ile ilgili ona bazı bilgiler verdim. O:

“-Bunları İncil’den mi aldın?” dedi. Ben de:

“-Hayır, bu Kur’ân-ı Kerim’de geçen âyetlerdir.” dedim. Çok sinirlendi, elindeki İncil’i yere atıp üzerine basarak oradan ayrıldı.

Şimdi Türkiye’ye geldim. Buradaki manzarayla ilgili de birkaç cümle söylemek istiyorum:

Türk hanımları hayatları için çok mücadele veriyorlar, lakin aynı fedakarlık ve gayreti ahiretleri için göstermiyorlar. Bazen Allah için bazı dünyevî makamlardan, servet ve menfaatlerden fedakarlık gerekebilir. Okuldan bile fedakarlıkta bulunabilirler, ancak bu Allah’ın ilim kapılarının kapandığı anlamına gelmez. Türkler bilmelidirler ki, onları izleyenler var. Onlar yalnız değil, biz de orada aynı şeyleri yaşıyoruz.
İkinci önemli problem, çocuk eğitimindeki gaflet!.. Bu başlı başına muazzam bir kayıp. İslamiyetten habersiz yetişen çocuk ebeveyni için hayatı zorlaştırıyor. Amerika’da çocukları İslam üzere yetiştirmek zor. Burada “estağfirullah, elhamdülillah, inşaallah…” kelimelerini duyuyorlar. Bu bile önemli… Çocuklarımıza, Allah’ın onları devamlı gördüğünü aşılamamız lâzım!.. Amerika’da çocuk, anne babasını kahkahalarla öldürebiliyor. Çünkü onlarda kendilerini gören bir Allah düşüncesi yok.

Evlatlarını İslam doğrultusunda yetiştirmeyen annelere sesleniyorum. Amerikalı öğretmenlerin bir sözü vardır:

“Çocuklarımız bilemeyeceğiz bir zamana ve göremeyeceğimiz bir mekâna birer mesajdır.”

Uzun zaman önce bahsedilen zaman ve mekana göndereceğim mesajın şu olduğuna karar verdim:

Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullâh!..

Eğer çocuklarım bu mesajı benim için taşırlarsa kendimi bu hayatta başarılı sayacağım, bunun için buraya geldim. Anne iyi öğrenecek ki, çocuklarına öğretsin. Kardeşlerim size soruyorum:

“Siz sizden sonrakilere hangi mesajı göndereceksiniz? Sizin insanlara mesajınız ne?”

dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Anne

Annelerimizin ayakları Altında…
Musa Aleyhisselam bir gün: – Ya Rabbi, Cennet’te benim komşum kim olacak, bana bildir de gidip onunla görüşeyim, dedi.

Musa Aleyhisselam’a şöyle vahyedildi.

– Falan beldeye git! Orada çarşının başında bir kasap dükkanı var. O dükkanın sahibi olan kasabı gör!.. O veli bir kulumdur. Yalnız bilesin ki, onun çok önemli bir işi vardır. Çağırırsan gelmez. İşte o senin cennetteki komşundur.

Musa Aleyhisselam hemen bildirilen yere gitti. Kasabı buldu ve ona :

– Ben sana misafir geldim, dedi.

Kasap Musa Aleyhisselami tanımıyordu. Ona -Hoş Geldin- deyip bir kenara oturttu. Dükkanda ki işi bitince de alıp evine götürdü. Evinin baş köşesine oturtup çok ikramda bulundu. Musa Aleyhisselam, ev sahibini dikkatle takip ediyordu. Ev sahibi kasabın ocakta çömlek içinde, et pişirdiğini gördü. Et pişince çömlekteki eti küçük küçük parçalara ayırdı. Bunları bir tabağa koyup, bir kenara bıraktı.Sonra bir et parçası daha çıkartıp, onu da misafiri Musa Aleyhisselam’ a ikram ederek dedi ki:

– Benim önemli bir işim var. Sen beni bekleme yemeğini ye ! Sonra da yanından ayrıldı. Önemli bir işim var deyince, Musa Aleyhisselam, önemli işi nedir diye merak etti ve gizlice kasabı takip etti.

Kasap Musa Aleyhisselam’ın yanından ayrıldıktan sonra, yandaki odaya geçti. Duvarda asılı duran büyük bir zembili indirdi. Zembilde çok ihtiyar, mecalsiz bir kadın vardı. Kadına küçük küçük parçaladığı etleri yedirdi. Karnını güzelce doyurduktan sonra, altındaki kirlenmiş bezleri aldı yerine temizlerini koydu. Sonra kirli bezleri yıkayıp astıktan sonra ellerini yıkayıp Musa Aleyhisselam’ın yanına geldi. Daha yemeğe başlamadığını görünce sordu.

– Niçin yemeğe başlamadınız ?

Musa Aleyhisselam ;

– “Sen bana zembildeki sırrı söylemedikçe bir lokma bile yemem.” dedi.

– Mademki merak ettin anlatayım :

Ey misafir, bu zembildeki benim yaşlı annemdir. Çok yaşlı olduğu için takatten düştü. Evde bakacak başka kimsem de yok. Evleneceğim, fakat hanımım annemi incitir, onu üzer diye evlenemiyorum. İşe gittiğimde herhangi bir hayvanın kendisine zarar vermemesi için onu gördüğün gibi bir zembile koydum. Her gün gelip iki öğün yemek yediriryorum. Diğer hizmetlerini de görüp gönül rahatlığıyla işime gidiyorum.

Bunun üzerine Musa Aleyhisselam dedi ki :

– Ancak anlamadığım bir şey daha var. Sen annene yemek yedirip su içirdikten sonra, dudaklarını kıpırdatıp birşeyler söyledi, sen de AMİN dedin. Annen ne söyledi ki amin dedin ?

– “Annem, her hizmet edişimde Allah seni Cennette Musa Aleyhisselama komşu eylesin diye dua eder. Ben , hiç ihtimal vermediğim halde, bu güzel duaya amin derim. Ben kimim ki, O büyük Peygamberle komşuluk edebileyim. Onunla komşuluk edebilecek ne amelim var ki…

O zamana kadar kim olduğunu saklayan Musa Aleyhisselam, buyurdu ki :

– Ey Allahın sevgili kulu, ben Musa’yım. Beni sana Allah-u Teala gönderdi. Annenin rızasını kazandığın için Cennet-i Â’lâyı ve orada bana komşu olmayı kazandın. Kasap hemen kalkıp Musa Aleyhisselamın elini öptü ve sevinç içinde yemeğini yedi.
dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Alın Teri..

İmam Kazım (a.s) kendi tarlasında çalışmakla meşguldü. Fazla faaliyet İmam’ın bütün vücundan terler akıtmıştı bu arada Ali ibni Ebi Hamza-i Batai’ni geldi imamın yanına, ve o manzarayı görünce:

– Kurban olayım, niçin bu işi başkalarına bırak mıyorsun? diye sordu.

– Niçin başkalarına bırakayım? Halbuki benden daha üstün kişiler bile, daima bu gibi işlerle meşgul olmuşlardır.

– Allah’ın elçisi, Emirülmü’minin ve bütün ecdadım. Esasen tarlada çalışmak ve ziraatla meşgul olmak Peygamberlerin, peygamber vasilerinin ve Allah’ın seçkin kullarının başta gelen, en önemli adetlerinden biridir.
dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Hariciler..

İmam-ı Azam Ebu Hanife rh.a., hiçbir müslümanı günahından dolayı tekfir etmez, kâfir olduğuna hüküm vermezdi. Onun yaşadığı dönemde etkili bir topluluk olan Haricîler ise büyük günah işleyen herkese ‘kâfir’ damgasını basıyorlardı.Ebu Hanife’nin durumunu bilen ve onun sesini kesmek isteyen yetmiş kadar gözü dönmüş Haricî, bir gün kılıçlarını kınlarından sıyırmış vaziyette onun huzuruna çıktılar ve dediler ki:
-Ey Ebu Hanife, ey bu ümmetin düşmanı ve şeytanı! Seni öldürmek bizler için yetmiş yıl cihad etmekten daha önemlidir.
İmam-ı Azam Hazretleri onlara şöyle dedi:
-Kılıçlarınızı kınına koyun, parıltıları beni korkutuyor.
-Biz kılıçlarımızı senin kanınla kınalamak istiyoruz, dediler.
Bu tehdid karşısında İmam-ı Azam:

-Sorun da konuşalım, deyip sorunu konuşarak çözmeyi önerdi. Haricîler teklifi kabul edip:
-Mescidin kapısında iki cenaze. Biri şarap içmiş, şarapta boğularak ölmüş bir adam. Diğeri de zina etmiş, gebe kalınca kendini öldürmüş bir kadın. Bunlar hakkında ne dersin? diye sordular.
-Bunlar hangi dinden? Yahudi, hıristiyan yahut mecusi mi? diye sordu
İmam-ı Azam.
-Hiçbiri değil. Bunlar Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed s.a.v.’in O’nun kulu ve Rasulü olduğuna inanan dindendir, dedi Haricîler.
İmam-ı Azam sordu:
-Kelime-i Şehadet imanın kaçta kaçıdır?
-İman bir bütündür, parça parça olmaz, diye cevapladı Haricîler.
İmam-ı Azam:
-İşte bunların mü’min olduğunu kendiniz de kabul ediyorsunuz, diyerek ihtilaflı konuda haklı taraf olduğunu gösterdi. Hatta Haricîlerin sorduğu:
-Senden öğrenmek istiyoruz, bunlar cennetlik mi cehennemlik mi? sorusuna verdiği:
-Onlar hakkında, Allah’ın peygamberi İsa a.s.’ın onlardan çok daha günahkâr kimseler için söylediği şeyi söylerim:
‘(Rabbim) eğer onlara azab edersen, şüphesiz ki onlar senin kullarındır. Kendilerini bağışlarsan, elbette mutlak izzet ve hikmet sahibi olan da sensin.’ (Mâide,118), cevabı da Haricîlerin silahlarını atıp tevbe etmelerine yol açtı. Yanlış inançlarından vazgeçerek, gönül huzuruyla dönüp gittiler.

dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Ekmekçi…

“Siz ancak zayıflarınızın duâ ve ihlâsı sâyesinde nusrete (zafere) nâil oluyorsunuz.”
(Hadîs-i şerif)
Geçmiş yıllardan birinde Kayseri halkı neye uğradığını şaşırmıştı. Çünkü Kayseri kuruldu kurulalı böyle yanıp kavrulmamış, bir damla suya böyle hasret kalmamıştı.
Kayserili soluk alamayacak kadar bunalıyordu ve Kayseri, yaşanılmaz bir hamam sıcaklığında nemliyken kupkuru kavruluyordu. Toprak, kocaman yarıklarla ayrılmıştı. Ekin bitmiyordu.
Kayseri’nin bütün meşhur âlimleri, hacıları hocaları bir araya gelip konuştular, birbirlerine danıştılar. Sokak sokak, ev ev Kayseri’yi dolaştılar. Yağmurun kesilmesinin suçlusunu arıyorlardı. En küçük kötülükleri en büyük cezayla cezalandırdılar. Artık, Kayseri’de suç ve günah diye bir şeyin kalmadığına iyice inanınca, oturup sabîler hürmetine bu uğursuzluğun, bu korkunç cezanın bitmesini beklediler.
Kuraklık biteceğine arttı.
Fakat bu günahkâr kimdi? Kim olabilirdi?
Meşhur âlimlerin ilmi, derin hocaların olanca derinliği ve hacıların geniş sabrı, taş gibi bir çaresizliğin karşısında dağılıyordu.

Hasan Baba, bu sırada geldi Kayseri’ye.
Bütün umut kapılarının kapandığı, Allâh’a açılan ellerin titremekten gücünü yitirdiği ve yüzlerin sararıp yüz olmaktan çoktan çıktığı bir sırada…
Toprak, en umulmayan bir yerinden yarılmış da bir dupduru su bütün serinliğiyle fışkırmış gibi, uzun beyaz sakallı bir derviş, Kayseri sokaklarında görünmüş; gözleri ve yüzü yerde, adım adım Kayseri’yi dolaşmıştı.
Çevresinde yavaş yavaş artan kalabalığın farkında değilmiş gibi şehrin dışına çıkmış, halkın o güne kadar Bozdağ dediği dağa doğru yönelmişti.
Nihâyet sessiz derviş Bozdağ’ın eteklerine gelmişti.
O âna kadar hep öne eğik olan gözlerini ve başını kaldırmıştı; Bozdağ’a bakmıştı. Dudakları belli belirsiz kımıldamıştı.
Kalabalık, bu kımıldayan dudakların arasından pamuk yumuşaklığında bir sesin çıktığını duydu:
“-Destur ya velî!..”
Ve aynı kalabalık, hem bu pamuk sesle birlikte dağın kımıl kımıl kımıldadığını; derin, fakat güvendirici ve inandırıcı bir sesin dağın yan belinden aşağı geldiğini gördüler ve duydular:
“-Destur seninle biledir, ya Hasan!”
Donup kaldılar. Bu ne biçim işti böyle?
Nerden geldiği bile bilinmeyen bu garip dervişi, yıllar yılı Kayseri’yi gölgeleyen Bozdağ nereden tanıyordu? Dağ nasıl konuşuyordu, nasıl kımıldıyordu?
Kalabalık, o taş donukluğu içinde şöyle bir dalgalandı. Bir yel esmişti de, boy vermiş başakları dalgalandırmıştı sanki. Ve kalabalık, bu dalgalanışın ardından, tırpan yemiş ekin misali, Hasan Baba’nın ayaklarına serilivermişti.
O zaman, Hasan Baba, kalabalığa yeni görüyormuş gibi bakmış ve onlara selâm vermişti. Bunun üzerinedir ki, kalabalığın arasında bulunan âlimlerin en yaşlısı ayağa kalktı. Gözle görülür bir saygı içinde dervişe yaklaşıp ellerine sarıldı. Sesi kurumuş toprakların çatlak umutsuzluğunda titriyordu:
“-Yâ Şeyh!..” dedi; “Yâ derviş, yâ velî!..” diye tekrarladı. “Duyduk işte; Bozdağ’dan duyduk ki, adın Hasan senin. Bundan böyle Bozdağ senin adınla anılsın, Hasandağı diyelim biz de… Hasandağı nasıl Kayseri’ye baş vermiş, ser çekmişse, gel sen de bizim imamımız ol!..”

Hasan Baba’nın gözleri de şimdi sesi gibi pamuk yumuşaklığındaydı.
“-Sizin imamınız var.” dedi; “Olmasaydı bile ben size imam, siz bana cemaat olamazdınız.”

Yaşlı Âlim:
“-Evet, var.” dedi. “Bizim imâmımız da, bizim âlimlerimiz de var. Bu âlimlerin biri de benim işte; karşındayım. Ne imamımızın imamlığı ve ne de bizim ilmimiz, şu gördüğün uğursuzluktan bizi kurtaramıyor. Bütün âlimlerimiz sustu. Görüyorsun. Senin için bir büyük câmi de yaptırırız istersen…”

Hasan Baba’nın yumuşak sesi, bir ricâyı reddetmek korkusuyla endişeliydi.
“-Ben size imamlık yapamam, siz bana cemaat olamazsınız.” dedi yeniden.

Kalabalık birden haykırdı:
“-Oluruz!.. Ne buyurursan yaparız, kurtar bizi, kurtar bizi, kurtar bizi!..”

Âlim:
“-Sana bir cami yaparız, eğer istersen…” diye devam etti: “Binleri barındıran bir büyük cami yaptırırız…”

Hasan Baba gülümsedi:
“-Deneyelim” dedi, yavaşça.

Binler, bir ağızdan cevap verdi:
“-Hazırız!… Biz hazırız!”

Hasan Baba’nın önünde ve Bozdağ’ın eteklerinde, binler, binlerden de fazla binler abdest almağa başladı; ikindi ezanı okunurken imâmete geçen Hasan Baba’nın arkasında yüzlerce saf el bağlayıp dîvan durmuştu.

Ama Hasan Baba sessiz okumaya devam ediyor, şimdi rükûa varacak sanılırken saatler geçiyordu.

İkindi, akşama yaklaşıyordu.

Gökyüzündeki taş mavilik, akşam esmerliğinde erimeye başladı.

Fakat Hasan Baba hâlâ rükûa varmıyordu. Sanki yeryüzünde değildi; sanki arkasında el bağlayıp dîvana durmuş yüzlerce saf yoktu… Sanki Hasan Baba yoktu, imâmet mevkiinde bir siyah cübbe ve bir beyaz sarık vardı. Hasan Baba, bu siyah cübbe ile o beyaz sarığın içinde değil gibiydi.

Bu minvâl üzere saatler geçti. Uzun uzun süren kıyamlarla akşam namazı da îfâ edilmiş, yatsı namazına durulmuştu. Ayaktayken yine saatler geçmiş, gece yarısı olmuştu. Cemaat, bir türlü namazı bozamıyordu.

Bu, böylece, ertesi gün sabah namazı vaktine kadar sürdü. Günün ağarmasına az kala, Hasan Baba iki yanına selâm verip doğruldu. Gözleri, bir gün öncekinden daha diriydi; yüzü daha gençti.

Yorgun, bitkin, uykusuz ve düşünceleri bile durmuş olan cemaat, yerinden kalkamıyordu. Bu yorgunluk sebebiyle gökyüzünün düne göre biraz daha yumuşadığını, sıcağın daha azaldığını, belli belirsiz bir yelin esmekte olduğunu fark edemiyorlardı.

Hasan Baba dipdiri yüzünü cemaate döndürdü. Sanki onları yeni görüyordu. Âlim, olanları bir çırpıda anlamıştı; binbir güçlükle yerinden doğrulup Hasan Baba’nın eline vardı:
“-Biz bu yaşa geldik böylesi namaz görmedik. Gel gelelim sen namazda bizi unutuverdin. Arkanda bir cemaat var mıdır, yok mudur aklına bile gelmedi, yalnız bizi olsa iyi, dünyayı bile unuttun… Bu nasıl iştir?..”

Hasan Baba:
“-Yaaa!” dedi. Sakalını sıvazlıyordu. “Öyle mi oldu? Ne yapaydım ki?”

“-Bizi de hatırlamalıydın.” dedi, Âlim.

Hasan Baba beklemedik bir cevap verdi:
“-Siz, namaz kılarken böyle her şeyi ve herkesi hatırlar mısınız?”

Âlim de beklemiyordu bu cevabı. Karşılık veremedi; terledi. Arkadaşlarına döndü. Onlar başlarını çoktan önlerine eğmişlerdi.
Hasan Baba lâfı değiştirdi. Daha yumuşak bir sesle:
“-Siz, sizi hatırlayanı hatırlamıyorsunuz ki… Kardeşinizi, hemşehrilerinizi bile hatırlamaz olmuşsunuz… Ya ben sizi nasıl hatırlayayım?”

Cemaat, hep birden, güçsüz ve cılız:
“-Hayır!..” dedi; Âlim, “Biz hemşehrilerimizi hiçbir zaman unutmadık ki…” diye cemaatin sözünü tamamladı.

O zaman Hasan Baba, onlara kambur ekmekçiyi sordu:
“-Şehrinizde bir kambur yaşardı.” dedi. “Uzun kış gecelerinde ev ev dolaşır, fakir fukaranın ekmeğini bulurdu. Akşama kadar dilenir, sabahlara kadar dağıtırdı… Çocuklarınız alay ederdi, akıllılarınız(!) hor görürdü; delikanlılarınız eğlenirdi… Şimdi onu aranızda göremiyorum. Nerde ki?”

Âlim:
“-Kovduk onu şehrimizden… Şunun bunun sırtından geçinenleri sevmezdik de ondan kovduk.” diyecekti, diyemedi… Yutkunup kaldı.

Hasan Baba:
“-O sizin hâlinizden utanmazdı da, siz ondan utanırdınız.” dedi. “Kovdunuz ve unuttunuz. Fakat o sizi unutmadı. Bu uğursuzluk, şehrinize niçin geldi; hiç düşünmediniz mi?”

Kurtuluş çâresinin kimde olduğunu anlamışlardı.
“-Nerde o Kambur Ekmekçi? Gidip yalvaralım, biz ettik sen etme diyelim, nerde? Gidip yalvarsak gelir m’ola?”

Hasan Baba:
“-Gelir.” dedi; “Onlarda gönül koyma yoktur, kibir bilmezler. Sizin imamınız olacak kişi odur… Giderseniz gelir o.”

Hasan Baba gökyüzüne kaldırdı başını; yeni belirmiş küçük bir yağmur bulutunu gösterdi, Bozdağı’nın yan belinin üstündeydi.
“-Şu bulutun altında.” dedi. “Dağın yan belinde. Geldiğimde selâm verip konuştuğum o idi!”

Cemaat buluta bakıyordu. Bulut, âdetâ gökyüzüne çakılıp kalmıştı.

Âlim teşekkür etmek üzere, gözlerini Hasan Baba’ya çevirdi. Hasan Baba, yerinde yoktu. Geldiği gibi, yine sessizce -belki geldiği yere- gitmişti.

Bir çırpıda, yeni adı Hasandağı olan Bozdağ’ın yan beline çıktı cemaat. Kambur Ekmekçi oradaydı. Orada, o küçük yağmur bulutunun altındaki serinlikte, geyikten baykuşa kadar ne varsa başına topladığı hayvanların kimine su veriyor, kiminin karnını doyuruyordu.

Gelen Kayserilileri de aynı sükûnet ve rahatlık içinde karşıladı.
“-Biliyorum.” dedi; “Bizim Hasan gönderdi, sizi bana. Sizinle geleceğim… İmâmınız da olacağım; ama bir şartla…”

“-Bütün şartların kabul!..” diye bağırdı, başta âlim olmak üzere bütün kalabalık.
“-Her şartın kabul… Bizimle gel… İmamımız ol.”

Güldü Kambur Ekmekçi. Dosttu; kardeşti; içtendi.
“-Darılmaca yok!” dedi.

“-Darılmaca yok!..” dediler.

O akşam, Kayseri’nin en büyük camiinde akşam namazına hazırlandılar. Cami, cemaati almamıştı; cemaat sokaklara taşmıştı, onlarca müezzin, bir ağızdan, ezan okuyordu.

Namazdan önce cemaat:
“-Hasan Baba gibi sen de bizi unutma!” dediler. “Unutma bizi; hatırla!..”

“-Olur!” dedi Kambur Ekmekçi; “Hep sizi hatırladım zaten; yine hatırlayacağım, namazı ziyan etmek bahasına bile olsa.” Gülüyordu. Gülüşü dosttu, kardeşti, içtendi.

Ezan, Kayseri’nin üstündeki bütün uğursuzluğu eritir gibi okunup bitti.

Kambur Ekmekçi:
“-Allâhu ekber.” dedi.
Müezzinler bir ağızdan:
“-Allâhu ekber…” dediler. Cemaat de “Allâhu ekber ” dedi.
Olanlar bundan sonra oldu işte.

Cemaat, Kambur Ekmekçi’ye:

“-Bizi hatırla!..” demişti. Kambur Ekmekçi de cemaati bir bir hatırlamaya başladı. Bismillah demeden daha:
“-Ey Âlim!” dedi yüksek sesle… “Sen namaz kılarken yazacağın kitapları ve o kitaplardan kazanacağın paraları, insanlar katında yükselen itibarını düşünüyorsun; kambur geldi, iş düzelir artık, diyorsun. Ve sen ey oduncu kardeş, keseceğin odunların yaş olmasını, çekide ağır çekmesini niçin namaz kılarken düşünüyorsun? Namazın sonunda ne düşüneceksin peki? Ya sen falanca bey?.. Gönlünde komşunun kızına kuracağın tuzakların kiri varken Tanrı’nın huzuruna nasıl geldin?”
Kambur Ekmekçi arada bir duruyor:
“-Bizi hatırla dediniz hatırlıyorum işte, darılmaca yok, iyi dinleyin; filânca bey, sen de dinle…” diyerek, cemaatin içinden geçen bütün kötülükleri bir bir sayıyordu.

İlkin, şaşırmıştı millet, sonra utanmıştı… Derken toparlandılar. Adı geçen, cemaat önünde iç yüzü sergilenen kişi, namazı bırakıp kaçıyordu. Bir ara saflar iyice bozuldu; seyreldi. Bir ara câmide birkaç kişi kaldı… Nihayet Kambur Ekmekçiden başka kimse kalmadı câmide.

Bomboş câmide, Kambur Ekmekçi, tek başına akşam namazını kıldı.

Namazdan sonra el açtı, Allâh’a duâya başladı.
Derler ki, bu duâ sabaha kadar sürdü. Gün, ilk ışıklarını yağmur bulutlarının arasından Kayseri üstüne saldığında Kambur Ekmekçinin de duâsı bitmişti.
“-Şimdi gönder, artık Rabbim.” dedi; “Sal dilediğin kadar yağmurunu. Şu şehri bir güzel yıka. Şehirlinin içi göründü; yağddır yağmurunu alsın götürsün kirleri, alsın götürsün… Benim bir kırgınlığım kalmadı gayri onlara…”
dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Kaynak: Hümeyra aslan, Şebnem Dergisi

Ahitname.

Basra’lı Şem’ûn kendi halinde bir mecusidir. Müslümanlarla içli dışlıdır ve bir sürü güzel haslet edinir. Kimseyle uğraşmaz, yalan söylemez, sözünde durur ve cömerttir. Sonra o gülyüzlü komşusunu (Hasan-ı Basri Hazretlerini) çok beğenir, uzaktan bile görse ayağa kalkar, hürmetle yol verir.
Hasan-ı Basri, Şem’ûn’un Müslüman olmasını çok ister. Hatta bazı geceler sabahlara kadar yalvarır onun ve onun gibiler için hidayet diler. Rahman ve Rahim olan Rabbimiz bu duaları kâbul eder ve mübareğin tebliğ için beklediği fırsatı önüne çıkarır. Nasıl mı? Anlatalım.
Şem’ûn amansız bir hastalığa yakalanır. Birkaç gün içinde mum gibi erir ki artık öleceğinin farkındadır. Hasan-ı Basri biraz süt, biraz hurma alır, komşusunun kapısını tıklatır. Şem’ûn onu görünce çok duygulanır. Ağlamakla gülmek arasında gidip gelen bir sesle ‘Ey asil komşum’ der ‘niye zahmet ettin ki?’
-Ne zahmeti, vazifemiz değil mi?
-Biliyor musun ben gidiciyim.
-Hepimiz gidiciyiz.
-Korkarım ahirette de görüşemeyeceğiz. Zira inandıklarım doğruysa aynı yerde olmayacağız.
Mübarek acı acı gülümser.
-Peki’ der, ya benim inandıklarım doğruysa?
-Yine aynı yerde olmayacağız, zira beni taptığımla yakacaklar.
-Bak Şem’ûn ateş yaratıcı değil mahlûktur. Alemlerin Rabbi (Celle Celalüh) dilemezse kimseye bir şey yapamaz.
-Müslümanlar buna benzer şeyleri çok söylerler ama ateşin yakmadığı nerede görülmüş?
-Ateşin yakmadığını görsen bana inanır mısın?
-İnanırım.
Biliyor musunuz veliler hallerini bir sır gibi saklar, tanınmaktan, bilinmekten sıkılırlar. Ancak böylesi hayati kavşaklarda keramet göstermek zorunda kalırlar. Nitekim Hasan-ı Basri Hazretleri de mangaldaki ateşi avuçlar, kızgın korla kollarını sıvazlar. Şem’ûn hayretler içindedir. Büyük veli, bunlar sıradan şeylermiş gibi gülümser, ‘İstersen yanan fırına girelim’ der, ‘var mısın?’
-Yoo, hayır. Bu kadarı yeter.
-Görüyorsun işte. Senin, benim, dağların, göklerin, denizlerin yaratıcısı onu zararsız kıldı.
-Sanırım, Allah’ın büyüklüğünü kabullenmek zorundayım
.
-Al, istersen dokunabilirsin. Eğer ateş bir şeye kaadirse yaksın da görelim.
-Diyecek bir şey bulamıyorum.
-Ama benim diyecek çok şeyim var. Yapma Şem’ûn, kendine kıyma. Gel iman et ve kurtul. Altından nehirler akan köşkler, nefis şerbetler, bahçeler, huriler seni bekliyor. Bir kere kelimeyi şahadet söyle, ebedi saadete kavuş.
-Bu kadar kolay mı yani?
-Evet bu kadar kolay.
-Ama benim ömrüm günah içinde geçti.
-Benim ki de öyle ama Allah-ü teâlâ affedicidir.
-Ne desem bilmem ki, bunca yıldır mecusi olarak yaşadıktan sonra…
-Sakın ‘millet ne der?’ diye düşünme, sadece kalbinin sesini dinle.
-Kalbim seninle beraber, yalnız endişelerim var.
-Nasıl yani?
-Sahi, Rabbim beni kâbul eder mi?
-Eder.
-Bana kulum der mi?
-Der.
-Emin misin?
-Adım gibi.
-Peki kefil olur musun?
-Olurum.
-Ahitname de yazar mısın?
-Yazarım.
-Mührünü de basar mısın?
-Basarım.
-İyi öyleyse, sen şimdi bana yapmam gerekenleri söyle.
Şem’ûn oğullarını, yakınlarını çağırır. Kalabalığın huzurunda iman eder. Olacak bu ya hemen o gün ecel şerbetini içer. Onu söz konusu kâğıtla birlikte toprağa verirler.
Hasan-ı Basri Hazretleri hem şaşkın, hem sevinçlidir. Omuzlarından irice bir yük gitmiştir. Definden sonra evine gelir. Bir başına kalınca hadisenin muhasebesini yapar ve birden dehşete düşer. Büyük bir pişmanlıkla ‘yaptığını beğendin mi’ der, ‘sen kim oluyorsun da ahidname veriyorsun. Kendini kurtaracağın şüpheli, kalkıp başkalarına kefil oluyorsun. Eyvah ki ne eyvah! Aman Allah’ım ben ne yaptım!’
O gece binlerce, onbinlerce kez tövbe eder, ‘Yarabbi, ben acizin, zavallının biriyim’ der, ‘n’olur bu cüretimi affeyle!’ Hasan-ı Basri o kadar ağlar ve o kadar yalvarır ki bitap düşer. Birara içi geçer, rüyasında Şem’ûn belirir, çok neşelidir. Öylesine nurludur ki dolunayı imrendirir. Başında cennet cevahirleriyle süslenmiş bir taç vardır. Hasan-ı Basri Hazretlerine döner ‘Meğer Allah-ü teâlâ ne büyükmüş’ der, ‘merhametinin zerresi benim gibi nice asiye yetti.’
-Peki ya ahitname?
-Ona bakmadı bile, istersen geri verebilirim.
-Yalvarırım ver, n’olur ver.
-Al!
dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Yurt Dışında Görev Yapacak Din Görevlilerimiz..


Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Başkan Görmez, yurtdışında görev yapacak din görevlileriyle bir araya geldi…
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, yurtdışında görev yapacak din görevlileriyle bir araya geldi.
Rıfat Börekçi Eğitim Merkezi’nde düzenlenen programda, yurtdışında görev yapacak 170 din görevlisine hitap eden Diyanet İşleri Başkanı Görmez, Allah’ın dinine hizmet etmenin Allah’ın bir lütfu olduğunu belirterek yurtdışında görev yaparken dikkat edilmesi gereken iki büyük zorluk olduğuna dikkat çekti.

Başkan Görmez, İslamofobianın Avrupa’yı kuşatmasından dolayı çekilen zorluklara da işaret ederek, “40 yıl önce arkadaşlarımız yurtdışına gittiğinde bir İslam nefreti, İslamafobia yoktu. Sorularına cevap vermekte zorlanacakları bir genç kuşak yoktu. Bizim Avrupa’ya yönelik hizmetimizde iki büyük zorluğumuz var; birinci zorluk Avrupa’yı kuşatan İslam nefreti, İslamafobiadır. İkinci zorluğumuz ise değişen kuşaklar ve kuşakların değişen dilidir. Gittiğimiz yerlerde yapacağımız en önemli hizmet, kimliği korumak ve kimlik inşa etmektir” dedi.

Diyanet İşleri Başkanlığının yurtdışı din hizmetlerinin temel ilkeleri hakkında bilgi veren Başkan Görmez, çoğunluğu Avrupa’da görev yapacak personele yönelik yaptığı konuşmada şunları söyledi;

“ Hizmet alanlarımızda irşat, davet ve tebliği kendimize rehber ediniyoruz…”

İslam’ın üç temel kavramını hizmet alanlarımızda kendimize rehber ediniyoruz. İrşat, davet ve tebliğ… Bu üç kavramı unutmamalıyız. Bu üç kavramın çerçevesini daima yenileyerek yolumuza devam etmeliyiz. Hz. Peygamber Veda Hutbesinde 100 bin sahabeye hitap etmiştir. Bunlardan sadece 10 bin sahabenin mezarı Arabistan yarımadasındadır. Geriye kalan 90 bin sahabe yeryüzüne dağılarak dünyanın muhtelif yerlerine İslam’ı götürmüşlerdir.

“Avrupa’ya yönelik hizmetimizde iki büyük zorluğumuz var, birincisi Avrupa’yı kuşatan İslamafobia, ikincisi ise değişen kuşakların dili…”
Diyanet İşleri Başkanlığının yurtdışı hizmeti, 40 yıldır devam etmektedir. Bugün, 40 yıl sonra Avrupa’ya götürdüğümüz din hizmeti yeterli değildir. Avrupa’da başka değişimler yaşandı. 40 yıl önce arkadaşlarımız yurtdışına gittiğinde bir İslam nefreti, İslamafobia yoktu. Sorularına cevap vermekte zorlanacakları bir genç kuşak yoktu, birinci değişim burada. İkinci değişim ise hizmet sahası genişledi, Amerika, Kanada, Avusturya hizmet alanına girdi. Latin Amerika’ya arkadaşlarımız gitmeye başladılar. Dolayısıyla bizim Avrupa’ya yönelik hizmetimizde iki büyük zorluğumuz var; birinci zorluk Avrupa’yı kuşatan İslam nefreti, İslamafobiadır. İkinci zorluğumuz ise değişen kuşaklar ve kuşakların değişen dilidir.

“Eğer bir insan İslam’ı sözüyle, haliyle temsil edemiyorsa o dinin davetçisi olamaz…”

Diyanet İşleri Başkanlığı olarak yurtdışı din hizmetlerinde temel ilkelerimiz var. Her şeyden önce birinci temel ilkemiz temsildir. Temsil, tebliğin, davetin ve irşadın yarısından fazlasıdır. Eğer bir insan İslam’ı sözüyle, haliyle temsil edemiyorsa o dinin davetçisi olamaz. O dini hakkıyla tebliğ edemez. O konuda insanlığı irşat edemez. Öncelikle din hizmetinde bulunan her arkadaşımız, İslam dinini temsil ettiğinin farkında olmalıdır. Sözünde, özünde, davranışında her halinde Resul-i Ekrem’i temsil ettiğinin, Türkiye’yi, Diyanet İşleri Başkanlığını temsil ettiğinin farkında olmalıdır. Din hizmetini yapacak arkadaşımız kalbini, zihnini, bedenini bu işe hazır hale getirmelidir. Bu bizim şaşmaz ilkemiz olmalıdır. Peygamberlerin işini kolaylaştıran en önemli husus, davetlerini hayatlarında yaşıyor olmalarıdır. Örneklik davetin büyük bir kısmıdır. İslam sadece yaldızlı sözlerle tebliğ edilecek bir din değildir.

“Bizim dinimizde “misyonerlik” yoktur…”

Bizim dinimizde “misyonerlik” yoktur. Biz “Misyonerlik” yapmaya gitmiyoruz. Bizim dinimiz ‘ekmel’ dindir. Ancak insanların kalben iman ederek, teslim olarak kabul edebileceği bir dindir. Ve ancak ilimle, marifetle, hikmetle sahip olabilecekleri bir dindir. Dolayısıyla biz asla yaptığımız hizmeti bir misyonerlik olarak göremeyiz, bizim yaptığımız davettir, tebliğdir, irşattır. Biz hiç kimseye gidip ‘Ben seni Müslüman yapmaya geldim’ diyemeyiz, bizim öyle bir görevimizde yoktur. Müslüman yapılmaz, Müslüman olunur.

“İnancını kaybeden tarihini de kaybeder…”

Gittiğimiz yerlerde yapacağımız en önemli hizmet, kimliği korumak ve kimlik inşa etmektir. Sizler Müslümanlara, yaşlılara, gençlere, çocuklara hizmet etmeye gidiyorsunuz, onlar Müslümandır. Bu Müslümanların her birisinin Müslüman kimliği var ancak başka dünyalarda yaşadıkları için sürekli kimliklerini kaybetmekle karşı karşıyadırlar. Kimliği oluşturan unsurlar vardır. Dil, kültür, tarih, coğrafya, medeniyet bütün bunlar kimliği oluşturan unsurlardır ancak kimliği oluşturan en önemli unsur dindir. Tarih bize şunu gösteriyor; dinini kaybeden dilini de kaybediyor, dinini kaybeden kültürünü de kaybediyor, inancını kaybeden tarihini de kaybediyor. İnancını kaybeden kendisini de kaybediyor. Dolayısıyla din kimliği oluşturan en önemli unsurdur. Siz onlara dinlerini doğru anlatınca onlar kimliklerini koruma ve inşa etme noktasında sıkıntı çekmezler.

Başkan Görmez, konuşmasının son bölümünde din görevlilerine “Gideceğiniz yerlere hazırlıklı olmalısınız. Görev yapacağınız yerin sosyal dokusunu inceleyiniz. Orada bulunan Müslüman halkları ziyaret ediniz. Diğer din mensuplarını ziyaret ediniz. Sizin götüreceğiniz mesajlar önemlidir. O nedenle ilimle dolu olmalısınız. Bu hizmet sizi ilmen ve manen güçlendirecektir.” tavsiyelerinde bulundu.

Yurtdışında görevlendirilecek personele yönelik düzenlenen ‘Yurtdışı Göreve Hazırlayıcı Eğitim Semineri’ 12 gün sürecek.
dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Diyanet’ten Ezan Çıkışı…


Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

+

Ali Erbaş: “Ezan gönül tellerini titretmeli”
Bosna hersek’te düzenlenen bir sempozyonda konuşan Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü Erbaş, “”Ezanın gönül tellerini titretir derecede okunması gerekir. Sabah ezanını saba makamında, öğle ezanını uşşak, ikindi ezanını rast, akşam ezanını hüzzam ve yatsı ezanını hicaz makamında okumak bizim medeniyetimizde oluşmuş bir gelenektir.” dedi.
Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna’da, “Bosna Hersek İslam Birliği Kadrolarının Eğitimi-Zorluklar ve Bakış Açıları” konulu sempozyum düzenlendi.

Bosna Hersek İslam Birliği ve Türkiye’nin Saraybosna Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşavirliğince düzenlenen sempozyuma, Bosna Hersek İslam Birliği Başkanı Husein Kavazovic, Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü Prof. Dr. Ali Erbaş, Türkiye’nin Saraybosna Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşaviri Hasan Atlı ve Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mehmet Ünal’ın yanı sıra çok sayıda akademisyen ve davetli katıldı.

Kavazovic, sempozyumun açılışında yaptığı konuşmada, İslam’ın en doğru şekilde anlatılması için Bosna Hersek İslam Birliği çalışanlarının eğitiminin önemli olduğunu vurgulayarak ülkede din hizmetleri kadrolarının oluşturulmasında, belli başlı bazı sorunlar yaşandığını kaydetti.

Kavazovic, İslam dünyasına hizmet verecek alışanların eğitiminin daha iyi olması temennisinde bulunarak, “Türkiye’den gelen dostlarımızın tecrübelerini önemsiyoruz.” ifadelerini kullandı.

“Ezan gönül tellerini titretmeli”

Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü Erbaş da Bosna Hersek’teki din görevlilerinin yetiştirilmesini konu alan sempozyumda tecrübelerini paylaştıklarını aktararak, “Türkiye’de gerçekleştirmiş olduğumuz hizmet içi ve ihtisas eğitimlerinin Bosna Hersek’te nasıl gerçekleştirilebileceğini ele aldık.” diye konuştu.

Erbaş, Bosna Hersek’te makamlı ezan okunmamasına ilişkin de “Ezanın gönül tellerini titretir derecede okunması gerekir. Sabah ezanını saba makamında, öğle ezanını uşşak, ikindi ezanını rast, akşam ezanını hüzzam ve yatsı ezanını hicaz makamında okumak bizim medeniyetimizde oluşmuş bir gelenektir. Burada bu geleneğin oluşmadığını biliyoruz. Bu konuda Türkiye ile ortaklaşa çalışmalar düşünülebilir.” ifadelerini kullandı.

Saraybosna Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşaviri Atlı ise Bosna Hersek İslam Birliği ile birçok alanda işbirliği yaptıklarını belirterek, Bosna Hersek’in talebi üzerine Diyanet İşleri Başkanlığının tecrübelerini paylaşmak üzere böyle bir sempozyum düzenlendiklerini söyledi.

Bosna Hersek’ten din görevlileri, müezzin ve imamların Türkiye’de eğitim almalarının uzun zaman gerektirdiğine işaret eden Atlı, güzel ezan okuma ve dini musiki konularında Türkiye ve Bosna Hersek’te kısa zamanlı programlar yaptıklarını aktardı.

Sempozyum kapsamında ayrıca, “Geçmişten Günümüze Diyanet İhtisas Eğitimi”, “Ülkemizdeki İlahiyat Fakültelerinin Her Kademede Din Görevlisi Yetiştirme Programları”, “Batı Ülkelerindeki İslam Birliği Kurumlarında Çalışanların Eğitimi” ve “Bosna Hersek’teki İmam Kadrolarında Zaman ve Değişen Düzenin Etkileri” konulu oturumlar düzenlendi.

dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Mağarada Yaşananlar..

Buhari ve Müslim’de geçen bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (s.a.v.) bizden önce yaşamış olan üç genci ve başlarına gelenleri bize anlatıyor. Hz. Ömer Efendimizin oğlu Hz. Abdullah (r.anhuma.) vasıtası ile bize intikal eden olay şöyle:

Bizden önce yaşamış üç genç, günün birinde uzun bir yolculuğa çıkarlar. Akşam olunca bir mağaraya sığınırlar. Geceyi mağarada geçiren gençler, ertesi gün mağaradan çıkıp yola revan olacaklardı ki bir de ne görsünler, yukardan büyükçe bir taş parçası yuvarlanıp mağaranın kapısını kapatmıştı. Ne yaptı iseler o taşı yerinden edemediler. Baktılar ki bu taş, beşerin eliyle yerinden kaldırılamayacak çaresizlik içerisinde bulunan gençlerden biri buradan kurtulmak için;

“Her birimiz hayatımızda yaptığımız bir iyiliği anarak bu iyiliklerimizin hatırına bizi kurtarması için Allah’a (Azze ve Celle) yalvaralım.” Der.

Bu fikir kabul edilir ve gençlerden birisi ellerini açar ve başlar duaya;

”Allah’ım! Bilirsin ki benim ihtiyar anne ve babam vardı. Onların yemesini içmesini kendim temin ederdim. Dağlarda otlayan koyunlarım, keçilerim köye gelir gelmez çocuklarımdan evvel, yavrularımdan evvel o koyunlardan sütü sağar önce anne babamın karnını doyurur, sütlerini içirir onları uykuya yatırır ondan sonra kendi evime, kendi halime bakardım.

Anne babama son derece itina gösterirdim. Bir akşam hayvanlar yayladan geç geldiler, geç geldikleri için de tam vaktinde anne babamın sütünü içirememiştim. Hayvanlardan sütü sağıp onlara götürdüğüm zaman annem ile babam oldukları yerde uykuya dalmışlardı, uyuyorlardı. Onları uyandırarak rahatsız etmek istemedim. Onlara kıyamadım. Elimde süt tası ile beraber onlar uyanıncaya kadar başuçlarında bekledim.

Sabah namazı için uyanınca beni başuçlarında ve ayakta, elimde bir tas süt ile görünce duygulanıp memnun kaldılar. Allah’ım! Eğer bunu şeksiz şüphesiz senin için yaptıysam bizi bu mağaradan kurtar.” Diye dua etti.

Bu duanın akabinde taş biraz aralandı, fakat dışarı çıkılacak gibi değildi.

Bunun üzerine ikinci genç, ellerini kaldırıp dua etmeye başlar;

”Ey Allah’ım! Çok sevip âşık olduğum amcamın bir kızı vardı. Ona gönlüm düşmüştü. Ondan murad almak istemiştim. Ne yaptıysam bana varmadı ve beni istemedi. Gidip başka biriyle evlendi. Günün birinde memleketimizde kıtlık oldu. Benim durumum iyiydi ve zengindim. Ambarım buğday ve tahıl ile doluydu. Amcamın kızı ise ihtiyaçlı, fakirdi. Bir süre sonra çaresizlik içinde gelip benden tahıl istedi.

Ben, ona; “Eğer benimle olursan istediğini veririm, yoksa vermem.” dedim.

Bunu diyince öfke ile oradan ayrıldı.

Bir süre sonra başka çaresi olmadığından tekrar geldi. “Tek çocuklarıma bir şey olmasın, isteğini kabul ediyorum, ama hiç kimsenin bizi göremeyeceği bir yere gidelim.” dedi.

“Tamam” dedim.

Tenha ve kimsenin görmeyeceği bir yere gittik. Ben, ona tam yaklaşacaktım ki bir de ne göreyim amcamın kızı ağlıyordu.
Ona; “Neden ağlıyorsun? Bizi burada kimse görmez.” dedim.

O da bana dönerek; “Bizi Allah görüyor, melekler görüyor bu yetmez mi? Gel amcamın oğlu bu isteğinden vaz geç. Allah’tan kork” dedi.

Bununun üzerine ben de pişmanlık duydum. Günahıma veda ettim, af diledim, o zinayı yapmaktan vaz geçtim. Ömür boyu amcamın kızının ve çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamak üzere sana söz verdim. O gün bu gün ne ona ne de başka birine yan gözle bakmadım. Allah’ım! Eğer ben bunu şeksiz ve şüphesiz senin korkun ve senin rızan için yapmışsam, başımızdaki sıkıntıyı uzaklaştır.” diye yalvardı.

Kaya biraz daha açıldı; fakat yine çıkılacak gibi değildi.

Sıra üçüncü gence gelmişti. Üçüncü genç, ellerini kaldırır başlar duaya:

“Ey Allah’ım! Benim yanımda işçiler çalışırdı. Bir gün bir işçi bir süre çalıştıktan sonra habersizce ayrıldı ve bir daha da gelmedi. Ben de onun yerine ücretini hesaplayıp o parayla onun adına birkaç koyun aldım ve beslemeye başladım. Sen de bu koyunlara bereket verdin arttıkça arttılar. Derken günün birinde işçim çıkageldi ve ücretini istedi.

Ben de; “Şu gördüğün koyunlar, davalar ve develer senindir.” dedim.

İşçi:
“Benimle alay etme. Nasıl olur, benim paramla bu kadar koyun alınmaz. Ver paramı da gideyim” deyince,
Ben de;”Seninle alay etmiyorum. Paranı yemedim, onunla hayvan aldım. O hayvan çoğaldı, sürü oldu. Al sürüyü götür, ananın sütü gibi helal olsun. ” diye cevap verdim.

O kadar sevindi, o kadar memnun kaldı ki keyfinden uçacakmış gibi oldu.

“Rabbim! Eğer bu işi sırf senin rızanı kazanmak için yapmışsam, içinde bulunduğumuz sıkıntıdan bizi kurtar.” Diye yalvardı.

Gencin bu duasının hemen akabinde kaya tamamen açılır ve gençler çıkıp yollarına devam ederler.

Bu hadis-i şerifle Efendimiz (s.a.v.) bizlere bir kere daha sesleniyor: “İhlâslı olun Ey Mü’minler! Yaptığınız işleri sadece Allah (Azze ve Celle) rızası için yapın.”

Şimdi biz bir göçük altında kalsak, bir mağarada tıkansak, bir asansörde tıkalı kalsak sesimizi duyuramıyoruz, telefonlar çekmiyor umudumuzu kestiğimizde sırf Allah (Azze ve Celle) için yaptığım dediğimiz ve başımız belaya düştüğünde; “Ey Allah’ım! Eğer bu ameli sırf senin rızan için yaptım ise başka hiç kimseleri ortak etmeden sırf senin rızan benim kastım ise kurtar beni bu sıkıntıdan.” diye bileceğimiz bir amelimiz var mı?

Bize isabet eden bela ve musibetlerden tutun günahlara kadar bedenlerimize yük olan bu engellerden kurtulmanın yolu başımızı dardan kurtaracak amellerimizi çoğalmaktır.

Selam ve dualarla…

Ramazan TOPCAN

dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Katili Olmak…

“…Olur ki, hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki, sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şer olur. Doğrusunu Allah bilir, siz bilmezsiniz!” (Bakara, 216)
Uzun yıllardır bu sevinçli haberi bekliyordu. Sanki ayakları yerden kesilmiş heyecanından uçuyordu. Hemen beyine, annesine, ne bileyim, onun derdini yüklenen herkese bu müjdeli haberi vermeliydi. Hızlı hızlı hastane merdivenlerinden indi. Gördüğü herkese gülümsüyordu. Kapıdaki dilenci çocuğa çıkarıp 20 milyon verdi. Çocuk şaşkınlık içinde gözleri faltaşı gibi açılmış:
“-Bu çok değil mi abla?” diyebildi.
Tebessüm ederek yolun karşısına geçti. Bir taksiye binip doğruca beyinin dükkânına gitti. İçeride müşteriler vardı. Telaşla içeri girince beyi:
“-Ne oldu Hatice?!” dedi. Hatice:
“-Seninle çok önemli bir konuyu konuşmam lâzım. Burada olmaz!” deyince, beyi merak içinde onu bir çay bahçesine götürdü. Hatice hanım, beyini sakinleştirmeye çalışırken kendi içi içine sığmıyordu:
“-Muratçığım, sâkin ol şimdi, sana bir haberim var! Duyunca lütfen heyecanlanıp bağırma!” Beyi daha bir meraklanmış ve:
“-Hadi ne olduğunu anlatmayacak mısın?” deyince, Hatice hanım, sırrını beyinin kulağına fısıldadı.
“-Hâmileyim!..”
Beyi önce duraksadı, sonra:
“-Allah’ım, Sana şükürler olsun!” diye bağırmaya başladı. Âdetâ çocuklar gibiydi, yerinde duramıyordu. Bütün gücüyle çığlık atmak ve “baba” olduğunu bütün dünyaya ilân etmek istiyordu. Herkes başlarını çevirmiş tebessümle onları izliyordu.
Murat bey:
“-Hatice, ben bile unuttum, kaç yıldır bu bebeğin yolunu gözlüyoruz!..” dedi.
“-10 yıldır, Murat’ım, 10 yıldır!..” dedi Hatice hanım.
Murat bey, annesine, akrabalarına telefon açıyor; Hatice hanım da sevinç gözyaşlarıyla onu seyrediyordu…
Sanki evliliklerinin en güzel günlerini geçiriyordu Hatice… Ne istese ânında oluyordu. Kahvaltısı yatağına geliyor, bir dediği iki edilmiyordu. Hem şaşkın, hem de sevinç içindeydi.
Kayınvâlidesiyle de problemleri sanki bir anda bitmiş, ana-kız gibi olmuşlardı.
Hamileliğin üçüncü ayında, doktor, ultrasonla bebeği inceliyordu. Birden yüzü değişti. Hatice’nin kalbinin atışı değişmiş, bakışını doktorun mimiklerine odaklamıştı.
Doktor sıkıntıyla Murat beyi de çağırdı. Hatice’yle beyi çok korkmuşlardı. Neler oluyordu. Doktor:
“-Sizi üzmek istemem, ama gerçekleri söylemem gerekiyor. Bu çocuğun beyninde bir tümör var. Doğarsa zekâ özürlü olacak. İsterseniz hemen kürtaj yapalım, isterseniz bir hafta düşünün. Sonra karar verirsiniz.” dedi.
Hatice olduğu yere yıkıldı. Beyi ise o kadar şaşkındı ki, gözü Hatice’yi bile görmüyordu. Sevinç yumağı olan evleri bir anda mâtem ocağına dönmüştü. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu.
Haberi, yavaş yavaş bütün akrabaları duydu. Herkes akıl vermeye başladı.
“-Nasıl uğraşacaksın onunla. Biz, akıllı çocukla bile baş edemiyoruz, aldır gitsin!..” diyenler bir tarafta…
“-Müftüye danış, günah!..” diyenler, “Onunla her gün uğraşırken tahammül edemez, sonunda sert davranmaya başlarsın. O zaman her gün vicdanının kâtili olacağına, bir kere aldır, bir kere kâtil ol!..” diyenler…
Artık kimseyle görüşüp konuşmak istemiyorlardı. İşin garip tarafı, eskisi gibi birbirleriyle de konuşmuyorlardı.
Murat bey:
“-Hatice, kararı çabuk vermemiz lâzım!” deyince, Hatice hanım:
“-Ne yapalım?” dedi. Murat bey:
“-Bence kürtaj!.. Allah, sonra tekrar verir!” dedi. Hatice bu cevaptan irkilmişti:
“-Yani evlat kâtili mi olacağız?” diyebildi. Beyi:
“-Ama zekâ özürlü olacak, nasıl bakarız? Elâlemin içine nasıl çıkarız? Nasıl «bu çocuğumuz!» deriz.” diye cevap verdi. Hatice büyük bir kararlılıkla:
“-Hayır, ben bu çocuğu yıllardır Allah’tan diliyorum. Şimdi verdi ve bizi imtihan ediyor. Murat’ım, ne olur aldırmayalım!” dedi.
“-Hatice, ben zekâ özürlü bir çocuk istemiyorum!”
“-Allah’ın sana verdiğine râzı değil misin? Hatırlasana ne kadar sevinmiştin baba olacağına!..”
Murat susuyordu. Hatice gözyaşlarıyla devam etti:
“-Belki akıllı olsa hayırsız olacaktı, o zaman, «Keşke akılsız olsa da hayırsız olmasa!» derdik. Kimbilir belki bu bizim için hayırlıdır. Ne olur, evlad kâtili olmayalım!”
Hatice hanım, bütün gece duâ etti, ağladı. Rabbine sığındı:
“Rabbim! Ne olur nefsime uydurma!.. Başkalarının sözüne bakıp da kâtil olmama izin verme! Dayanma gücü ver. Şifâ ancak Sen’de!..”
Sabah olunca Murat Bey:
“-Eğer çocuğu aldırmazsan senden ayrılırım!..” diyerek Hatice’nin dünyasını bir kez daha başına yıkmıştı.
Hatice hanımın bir karşılık vermesini beklemeden kapıyı çarpıp çıkan Murat bey, arabasına bindi ve kontağı çevirmeye başlamadan önce düşüncelere daldı:
“Ben senden ayrılamam Hatice, ayrılamam. Ama senden bu çocuğu aldırmanı istiyorum. Aldırmıyorsun!..” diye söylendi.
Hatice eşyalarını topladı, annesinin evine gitti. Olanları annesine anlattı. Annesi Hatice’ye kızıp:
“-Beyin haklı, sen çocuk hasretiyle ne istediğini bilmiyorsun!” diye çıkıştı.
Onları, sessiz köşesinde Kur’ân okuyan Şefika nine dinliyordu. Annesi mutfağa gidince Hatice’yi yanına çağırdı. Hatice’nin başını kucağına yaslayıp:
“-Kızım, canı veren Allah’tır. Almak da O’nun hakkıdır. Korkma! Allah kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez. Demek, sen bunu kaldıracaksın ki, sana veriyor. Belki rızası bunda gizlidir. Sabret ve kâtil olma!” dedi.
Hatice kararını verdi. Doktoruna gitti:
“-Yavrumu doğurmak istersem, benim sağlığıma bir zararı olur mu, doktor hanım?” diye sordu. Doktor:
“-Hayır, hâmileliğin normal, anormal olan çocuk!” dedi.
“-O zaman aldıramam!” dedi ve geri döndü.
Beyine telefon açıp, kesinlikle çocuğu doğuracağını, Allah katında sorumlu olmaktan korktuğunu söyledi ve “Ben kaderime râzıyım!” diyerek telefonu kapattı.
Beyi telefonda duyduklarından sonra yaptığına pişman olmuş ve başkalarının dediklerine kulaklarını tıkayarak, vicdanın sesini dinlemeye karar vermişti. O akşam Hatice’nin yanına gitti, bir demet kırmızı gül yaptırmış, güllerin üstüne de küçük bir not eklettirmişti:
“Ben de kaderime râzıyım!..”
Sevinçle evlerine döndüler. Korkuyla geçen altı ay sonra doğum zamanı gelmiş çatmıştı. Hem üzgün, hem sevinçli, hem buruk… bütün zıt duyguları beraber yudumluyorlardı sanki.
Dört saatlik bir beklemeden sonra bebeğin ağlaması koridorda duyuldu. Murat Bey olduğu yere çöktü. Ellerini açtı ve:
“-Rabbim sevgisini de, sabrını da ver. İsyân ettirme!” diye duâ etti.
Bu sırada yanına kadar gelmiş olan hemşirenin sesiyle irkildi:
“-Müjde oğlunuz oldu!..”
İki eliyle gözyaşını sildi. Bebeği kucağına aldı. Bir anda sıcacık bir sevgi seli aktı kalbine, öptü kokladı.
“-Hoş geldin Sabri!” diye mırıldandı. Bir anda ağzından çıkan bu isim, onu korkuttu. “Evet, adı Sabri!” dedi.

Ertesi gün bebeğin tahlilleri yapıldı. Doktor, tedirginlikle bekleyen anne-babanın yanına giderek sevinçle:
“-Müjde, bebeğiniz çok sağlıklı! Sandığımız gibi zekâ özrü yokmuş!” dedi.
Odadaki herkes sevinç gözyaşları döküyordu. Murat bey, kendisinden utandı.
“-Rabbim beni affet, affet!” diye ağlamaya başladı. Hatice’ye döndü:
“-Eğer senin îmân kuvvetin ve kararlılığın olmasaydı, şimdi bir evlad kâtili olacaktım. Sen de beni affet!” dedi.
“Allah her şahsı ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme!. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla!.. Bize acı sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!..” (Bakara, 286)
dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net