Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Hacked By DX-SMOCK

 

 

 

İslami Sohbet Odaları

Sohbet Odalarına Şimdi Bağlan

Sohbet odalarımızda dini konularda sohbet edebilir,
aklınızda ki soruları kullanıcılarımızla görüşebilirsiniz.

 

 

 

Dini Sohbet Videoları

Çeşitli Konularda Dini Sohbet Videoları

Hocalarımızdan daha iyi bir Müslüman olabilmemiz için
yapılan sohbetlere ulaşabilirsiniz
.

Aralık 2016


Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Warning: htmlspecialchars(): charset `UTF-7' not supported, assuming utf-8 in /home/nursohbe/public_html/wp-content/themes/time/drone/dronehtml.class.php on line 2

Hikmet..

Hikmet, belediyeye ait ekmek fabrikasında çalışan bir işçiydi. İşine çok dikkat eder, vazifesini ihmal etmemeye çalışır, kazancının helâl olmasını isterdi. Fabrikayı hemen her akşam en geç o terk ederdi. Belediyenin ekmeği biraz daha ucuz olduğu için, halk çok rağbet ediyordu. Kocaman fırının içini ara sıra temizlemek ihtiyacı hâsıl olurdu, onu da genellikle Hikmet yapardı.

Ramazan bayramın son günüydü. Ertesi gün ekmek çıkarılacaktı. Hikmet, temizlik yapmak için yine fabrikaya gitti. İçeriye girip dış kapıyı kilitledi, ışıkları yaktı, fırının kapağını açıp, içine girdi…

Gerekli temizliği yaptıktan sonra evine gidecekti. Sabaha karşı dörde doğru gelen işçiler de, gelir gelmez elektrikle çalışan fırının düğmelerini açacak, onlar hamuru yoğurup ekmekleri hazır edene kadar da fırın güzelce ısınmış olacaktı.

Hikmet temizliğe dalıp gitmişti. Bir taraftan da kendi yakıştırdığı şeyleri mırıldanıyordu. Tam o saatlerde fırının genç ustalarından olan Cengiz fabrikaya geldi. Kirlenmiş olan beyaz önlüğünü almak için uğramıştı. O akşam yıkattırıp, ertesi gün temiz temiz giymeyi düşünüyordu. Dış kapıyı açtığında şaşırdı: “Hayret, içerdeki elektrikler açık unutulmuş.” diye mırıldandı. Gidip önlüğünü aldı. Fırının önünden geçerken açık duran fırın kapağını eliyle şöyle bir itekledi. Çıkarken ışıkları söndürmeyi de ihmal etmedi.

Elektriklerin sönmesiyle, Hikmet hemen fırının kapağına koştu. Fakat heyhat… Kapak üzerine kilitlenmişti. Var gücüyle bağırmaya başladı. Fırının kapağını yumrukladı. Çırpınması fayda vermiyor, sesini kimseye duyurması mümkün olmuyordu…

Tüyleri diken diken oldu. Dehşete kapılmıştı. Uzun müddet kendisine gelemedi. Birazcık sakinleşince saatine baktı. Saat 23.05’i gösteriyordu. Yaklaşık beş saati kalmıştı. Bir anda ölümle burun buruna gelmişti.

Önce terlediğini hissedecek, sonra bunalacak, sıcaklık yavaş yavaş sürekli artacak, artacak, artacak; vücudundaki yağlar erimeye başlayacak, etler kızaracak ve daha bütün bunlar olmaya başlamadan belki de o, kalpten gidecekti. Belki de çıldıracaktı. Çılgın çılgın gülecekti…

Ah, o en güzeliydi. Bir delirebilseydi, düsüncenin kezzap gibi yakıcılığından kurtulacaktı. Fırından yeni çıkan ekmekleri eline alınca parmaklarında duyduğu yanık acısı aklına geldi. Sadece o kadarı, yanığın ilk safhası bile değildi ama hemen elinden bırakırdı. Şimdi ekmekler gibi kendisi pişecekti.

Bir kaç gün önceydi. İşçiler acıkmışlar, küçük tüpün üstünde yemek pişirmişlerdi. Bir aralık tüpün kızgın demirine değmişti eli… Hemen nasıl da kabarmış, su toplamış, sızladıkça sızlamıştı. Sadece iki parmağın acısına dayanamamış, soğuk suyun içinde tutmuştu elini. Ya şimdi?.. Yanan iki parmak ucu degil, bütün vücudu olacaktı. Gözlerinin önünde, filmlerde yanan adamlar canlandı. Kendi hâli daha da zordu. Bir anda yanmak değildi ki bu. Adım adım, hissede hissede… Terleyerek, çıldırarak, dövüne dövüne…

İçerisinin ısındığını hissetti. Kapıyı kapatan her kimse fırını da yakmış mıydı yoksa? Bu hararet böyle sürekli niçin artıyordu? Aman Allahım! Beklenen an çabuk gelmişti. Saatine baktı. Saat gecenin 1’i olmuştu. Nasıl geçmişti iki saat? Zaman su gibi akmıştı. Bir ömür gibi…

Elleriyle duvarlara, demirlere dokundu. Yok canım. Korkusundan fırının yanmaya başladığını zannetmişti. Demirler soğuktu işte. Biraz sakinleşti. Evini düşündü. Hanımı, oğlu merak ediyor olmalıydı.

Hanımını niçin azarlamıştı sanki çıkarken? Hayat arkadaşına karşı daha nâzik, daha hürmetli olmalı değil miydi? Ya çocuğunu… Keşke dövmemiş olsaydı onu. Onlardan da mesul oldugu için onların hesabını da verecekti Allah’a. Keşke hanımının dediğini yapsaydı. Hanımı Ona: “Haydi, birlikte namaza başlayalım.” demişti. Hikmet ise: “Biraz daha yaşlanalım.” diye cevap vermişti. Sanki sonrasında bütün bir ömrün hesabını vermeyecek, sadece ihtiyarlığın hesabını verecekti…

Niçin sanki fırına gelirken camiye girmemişti? Müezzin gönlünün derinliklerinden geldiği belli olan sesiyle yatsı namazına davet etmiş, Allah’ın büyüklüğünü, kurtuluşun O’nun yolunda olduğunu haykırmıştı. Hiç değilse ölmeden evvel son vakit namazını kılmış olacaktı. Belki Rabbi o son vakit hürmetine affeder, diğerlerinin hesabını sormazdı. “Ah ahmak kafam.” diye inledi. Hâlbuki beş vakit namaz kılan bir insanın hâli ne güzeldi. Kıldığı bir vakit, muhakkak onun son eda ettigi vakit olacaktı ve Rabbinin huzuruna secdesiz bir alınla çıkmayacaktı. Öyle olmayı ne kadar isterdi.

Ya oğlu… Yedi yaşına girmişti. Bir baba olarak onun üstüne başına, yiyip içtiğine dikkat ettiği kadar, manevî eğitimine niçin dikkat etmemişti? Daha o yaşta her tip pisligin televizyon ekranlarından üstüne sıçramasına nasıl da razı olmuştu? Çocuğuna Allah’ını, peygamberini niçin sevdirmemişti?

Aklı çocukluğuna gitti… Gençliğine uğradı, tek tek dolaştı o günleri… O günlerden elinde sadece pişmanlık veren, utandıran günahlar kalmıştı. En ince teferruatına kadar bütün günahları aklına geldi. Demek bütün bu tespit edilen şeylerin hesabını verecekti. Aklına bir fikir geldi; fırının içinde teyemmüm edip namaz kılmak!.. Ama toprak yoktu ki. Gene de ellerini fırının içinde yere vurarak teyemmüm aldı. Namaza durdu. Her şeyin bitip tükendigi noktada, başka kime dayanabilirdi ki? Aslında her namazda öyle hissetmeliydi.

Kendisini hayatında ilk defa Rabbiyle konuşuyor gibi hissetti. Âlemlerin Rabbi’ne hamdetmeyi, O’na dayanmayı, O’ndan yardım dilemeyi, dosdoğru olmayı ilk defa böylesine anlıyordu. Bütün benliğiyle secde etti. “Eksiksiz, yüce, merhametli Sen’sin…” Acizliğini iliklerine kadar duyuverdi. Rabbinden gelmişti ve O’na dönüyordu. Ahh, dönüşün O’na olduğunu hiç unutmamış olsaydı…

Yoruldukça oturup tövbe etti. Estagfurullah çekti. Nasıl da daracık yerde sıkışıp kalmıştı. Fırında olduğunu hatırladıkça vücudunu ateşler basıyordu.

Cengiz ise evine gidip yatmıştı. Gece bir aralık yataktan sıçrayarak uyandı. Saatine baktı. Saat 3.15’ti. Bir rüya görmüştü. Arkadaşı Hikmet fırının içinde alev alev yanıyor, “Cengiz!!!” diye bas bas bağırıyordu. Nasıl bir rüyaydı bu böyle… Birden aklına geldi. Olamaz! Fırının kapağını Hikmet’in üzerine mi kapatmıştı yoksa? Hemen üzerini giyinip sokağa fırladı. Hiç durmadan koştu. Gece işçileri henüz gelmemişlerdi. Kapıyı açtı, ışıkları yaktı. Hemen fırının kapağını açıp içeriye seslendi: “Hikmet!”

İçerden hiç ses gelmiyordu. Bir kaç defa daha bağırdı. Hikmet, ağlaya ağlaya namaz kılıyordu. Öyle dalmıştı ki, isminin söylendiğini duyunca irkildi. Olamazdı, yanlış duyuyor, hayal görüyordu. Fakat, yine duydu. Birisi adını söylüyordu, ‘Hikmet’ diyordu. Hem fırının ışığı da yanmıştı.

Selam verdikten sonra kapağa doğru yürüdü. Karşısında Cengiz’i gördü. Fırından çıktı. Ama Cengiz, bir anda hortlak görmüşçesine irkildi. Korkuyla: “Kimsin sen?” dedi. Hikmet’in Cengiz’e sarılmak için uzanan kolları boş kalmıştı. Hikmet hâlâ ağlıyordu. “Ne demek sen kimsin? Hikmet’im işte, görmüyor musun? Dün akşam temizlemek için girmiştim. Birisi üzerime fırının kapağını kapattı.” dedi. “Olamaz!” diyordu Cengiz. “Sen Hikmet değilsin.”

Hikmet ilk önceleri Cengiz’in bu hareketine bir mana veremedi. Nasıl olur böyle söyler, nasıl olur da mesai arkadaşını tanıyamazdı?

Birden aklında bir şimsek çaktı! Hemen aynaya doğru koşup kendine baktı. Hayır, bu yüz, bu saçlar kendisinin olamazdı! Kırışmış ellerini, solmuş yüzüne, bembeyaz olmuş saçlarına götürdü. Bir gecede ihtiyarlamıştı. Hıçkırıklarla sarsılıyordu…

Bir daha aynaya bakamadı. Kendisinden kendisi bile korkmuştu. Yanmanın ne demek olduğunu bilse kim bilir bir gecede ne kadar insan ihtiyarlayacaktı. Yarın denilecek kadar kısa bir süre sonra yanmak ihtimali, bu kadar hafife alınabilir miydi?..

Başı ellerinin arasında kala kaldı…
dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Büyü..

Uzak diyarlardan birinde bir ülkede, yemyeşil tepelerin arasında, kışın bembeyaz bir kar ordusu ile baharda rengârenk kır çiçekleri ile kaplanan bir vadi varmış. Ortasından bir ırmağın geçtiği bu vadi “Büyülü Vadi” olarak anılırmış. Ona bu adı veren ise vadideki ilginç bir dükkân ile bu dükkânda yaşananlarmış. Ünü ülkenin dört bir yanına yayılmış olan dükkânın adı “Büyü Dükkânı” imiş.

Her yerde olduğu gibi bu dükkânda da almak istediğiniz şeyin bir bedeli varmış. Bu bedelin ne olacağı, dükkân sahibiyle yaptığınız pazarlık sonucunda ortaya çıkarmış. Ancak, Büyü Dükkânı’nda maddi bedellerin hiç bir hükmü yokmuş. Bazı müşteriler bir şeye sahip olmak için ödenebilecek tek bedelin para olabilecegi düşüncesiyle, cepleri kabarık gelirlermiş. Oysa burada yapılan pazarlıklar, günlük yaşamdakilerden biraz farklı olur ve pek çok müşteriyi şaşırtırmış…

Kış mevsiminin soğuk bir gününde epeyce üşümüş, yorgun düşmüş olmalıydı. Kapının önüne gelinceye kadar, gözlerini hiç ayırmadan izledi onu. İyice kulak kabarttı. Üç basamakla çıkılan, ahşap zeminli verandadaki ayak seslerini ve onlara eşlik eden gıcırtıyı duymaktan çok hoşlanırdı. Beklediği kişinin ayak sesleri ikinci basamakta kesildi. Müşteri çalmadan, kapıyı açmamayı prensip edinmişti yaşlı adam. Çünkü, hemen herkes o kapının önünde durup, bir kez daha düşünürdü. Kapıyı çalmaktan vazgeçip dönenler, az da olsa olmuştu. O gün de aynı şeyi yaptı. Sonunda kapı çalındı.

“Ününüzü duyunca çok uzaklardan kalkıp geldim buraya… İstediğim şeyi, bir tek sizin dükkânınızda bulabileceğimi söylediler. Karşılığında ne isterseniz vermeye hazırım.”

“İstediğiniz şeyin ne olduğunu öğrenebilir miyim?”

“Bakın, ben elli beş yaşındayım. Yani yolun yarısını geçeli çok oldu. Söylemeye dilim varmıyor ama yolun sonuna yaklaştım galiba. Bu gerçeğe tahammülüm yok. Ben bugüne kadarki hayatımı geri istiyorum. Mümkün mü?”

“Elbette mümkün. Biliyorsunuz, dükkânımda her şey mevcut. Ancak tam olarak ne istediğinizi anlayabilmem için, bana geri istediğiniz hayatınızı biraz anlatabilir misiniz?”

Dükkân sahibinin sorduğu soru, müşteriyi iç dünyasına döndürmüştü. Gözünün önünden geçen sahnelerin kendi yaşamına ait olduğunu kabul etmek için kendini zorluyordu. Bütün görüntüler, bir kargaşa ve telâş içinde birbirlerine karışarak geçip gittiler ve geride yalnızca ıssız bir hüzün bıraktılar. Hüznünün yüzüne yansımasına engel olamayan müşteri, yaşlı satıcının sorusu karşısında ancak şunları söyleyebildi:

“Hayatımın geride kalan kısmında birçok hata yaptım. Bunlar için pişmanlık duyuyorum… Yanlış kararlar verdim, kayıplara uğradım. Zamanı hovardaca harcadım. Bir gün bir de baktım ki, hayat yanımdan geçip gidiyor. Paniğe kapıldım ve bir çare aramaya başladım. Dostlarımla konuşmayı denedim. Beni teselli edip derdimi unutturmaya çalışanlar da oldu, yardım etmeye çalışanlar da… Ama hiçbiri kâr etmedi. Kendimi çok mutsuz hissediyordum. Derken, bir gün birisi bana sizden ve Büyü Dükkânı’ndan söz etti. Bunu duyar duymaz sanki içimde bir ışık yandı. Büyük bir umutla hemen yollara düşüp size geldim. Kendimi çok çaresiz hissediyorum. Lütfen elli beş yılımı bana geri verin.”

“Yani, siz pişmanlik duyduğunuz hayatınızı yeniden yaşamak mı istiyorsunuz?” dedi yaşlı adam.

“Elbette hayır. Söylemek istediğim bu değil. Ben yalnızca kaybettiğim yıllarımı geri istiyorum. Eğer bir şansım daha olursa aynı hataları tekrarlamayacağım.”

“Herhalde bunu çok istiyorsunuz?”

“Evet, hem de her şeyimi verecek kadar.”

“Peki, benim size vereceğim elli beş yılın karşılığında siz bana ne verebilirsiniz?”

“Ne isterseniz?”

“Sanki bunun için herşeyden vazgeçmeye hazır gibisiniz.”

“Hiç kuşkunuz olmasın. Şu anda sahip olduğum herşeyden vazgeçebilirim. Yeter ki geride bıraktığım yıllarımı bana geri verin.”

Yaşlı adam, ellerini sakallarında dolaştırırken,kendini sallanan koltuğunun devinimlerine bırakmıştı. Bir süre düşündü. Müşterisinin, sabırsızlıkla pazarlığın bitmesini beklediğinden emindi. Büyü dükkânına gelen kişiler, genellikle bir an önce istediklerini alıp gitmek için acele ederlerdi. Bu nedenle yaşlı adam, pazarlığın başındaki düşünce yolculuklarında yalnız kalırdı. Şu anda da, sessizliğin yalnızca kendi işine yaradığını biliyordu.

Koltuğu ile birlikte öne doğru eğilerek müşterisinin gözlerinin içine baktı ve ağır ağır konuşmaya başladı:

“Beyefendi, her ne kadar siz elli beş yıl karşılığında bana herşeyinizi vermeye hazır olsanız da, ben sizden bir tek şey
isteyeceğim.”

“Dileyin benden ne dilerseniz.”

“Belleğinizi…”

“Anlamadım?”

“Belleğinizi dedim… Elli beş yılın yaşantısını içinde barındıran belleğinizi istiyorum.”

“Ah evet anladım. İlginç bir bedel… Kabul ediyorum. Tamam alın belleğimi.”

“Emin misiniz?”

“Neden olmayayım? Elli beş yıl kazanacağım.”

“Belleğinizi, içindeki her şeyle birlikte bu dükkânda bırakıp gideceksiniz. Elli beş yılın tek bir anını hatırlamayacaksınız.
Buraya neden geldiğinizi bile…”

“Daha iyi ya! Her şeye yeniden başlayacağım. Zaten geçmişi hatırlamak istemiyorum ki!”

“O hâlde, korkarım elli beş yıl sonra buraya tekrar gelirsiniz.

Tabii o zaman benim yerime, bir başkası size yardımcı olur.”

“Hayır hayır… Emin olun ki, şu dakika belleğimi size bırakıp elli beş yılımı geri alacağım ve dükkânınızı, bir daha dönmemek üzere terk edeceğim. Ve yine söz veriyorum, şu ana kadar yaptığım hataların hiç birini tekrar etmeyeceğim.”

“İsterseniz başka sözler vermeyin. Çünkü az sonra, belleğinizle birlikte bütün hepsini burada bırakıp gideceksiniz.”

Yaşlı adamın son sözleri, müşterinin duraklamasına neden olmuştu. Bu sözlerin anlamını kavrayabilmek için birkaç saniye düşünmek zorunda kaldı.

“Nasıl yani? Buradan çıktığımda hiçbir sey hatırlamayacak mıyım? Sizinle konuştuklarımızı bile, öyle mi?”

“Yani hiçbir şeyi mi ? Buraya neden geldiğimi, sizin kim olduğunuzu ve hatta!..”

“Ne yazik ki!”

Yaşlı adam, pazarlığın sonuna geldiklerini hissediyordu. Karşısında oturan müşterinin yüzünde gördüğü aydınlanma,
pazarlık sahnelerinin en hoşlandığı görüntüsüydü. Son sözleri müşterisinin söylemesini istediği için bir süre sessiz kaldı ve bekledi. Bu seferki sessizliğin, müşterisinin işine yaradığından emindi. Onun aydınlanan yüzünün ortasında parlayan gözbebekleri, yaşlı satıcı için, sessizliğin içinden çıkacak sesli bir coşkunun habercisi gibiydi. Gerçekten de, konuşmaya başlayan müşterisi onu yanıltmadı:

“Sanırım ne demek istediğinizi şimdi anlıyorum. Eğer ellibeş yılın bedeli bu ise, pes ediyorum. Belleğimden vazgeçemem. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Bir kadının, çok istediği bir tokayı, saçları karşılığında satın almasına… Çok ilginç bir insansınız. Bana, Büyü Dükkânı’ndan almak istediğimden çok farklı bir şeyle çıkacağımı söylemişlerdi de inanmamıştım. Ben, bugüne kadar ki yaşamımı almak için gelmiştim ancak, bugünden sonraki yaşamımı alıp gidiyorum. Size teşekkür ederim.”

“Bir şey değil. Güzel bir pazarlıktı. Hoşçakalın.”

Yaşlı adam, müşterisini gözden kaybolana dek gülümseyerek izlerken, aklından Santayana’nın bir sözü geçiyordu:

“Geçmişi hatırlamayanlar, onu bir kez daha yaşamak zorunda kalırlar…”
dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Mevla Ne Zaman Razı Olur..

Dini Hikayeler
Bir talebe hocasına,

– Kul Allah Teala’nın kendisinden razı olduğunu bilebilir mi? diye sordu
Hocası,
– Bilemez, bunu nasıl bilsin ki, Allah’ın rızası gayba ait birşeydir! dedi .
Talebe,
– Hayır, bilebilir!dedi.
Hocası,
– Nasıl? diye sordu,
Talebe,
– Ben kalbimin Allah’tan razı olduğunu görürsem, bilirim ki O da benden razıdır! diye cevap verdi.
Bunu işiten hocası,
– Ey genç güzel ve doğru söyledin! dedi .

Kul Yüce Allah’tan razı olursa, Rabbide ondan razı olur. Kulun aynası ve şahidi kalbidir. Herkes kalbine bakmalı. Kul kalbinde Rabbine ne kadar hürmet ediyor ve onu yüceltiyorsa, kendiside, Hak katında o derece değerlidir.
dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Otuz Yıllık Ekmek..

Şeyh Ebu Said Ebu’l Hayr (k.s.) Hazretleri, daha henüz küçükken babası onu almış Cuma namazına götürmekte idi. Yolda zamanın manevi reisi Şeyh Ebu’l Kasım Hazretlerine rastladılar. Şeyhi, çocuğun babasına:

– Bu çocuk kimindir? diye sordu.

O da:

– Bizdendir ya Şeyh!, dedi.

Şeyh onların yüzüne bakarak gözleri yaşardı. Sonra da babasına:

– Ya Ebu’l Hayr, bizim dünyadan gitme zamanımız gelmiştir, fakat makamı boş görerek üzülmüştüm. Fakat şimdi senin çocuktan öyle anlıyorum ki müslümanlar istifade edecek derecede mânevi kabiliyet var. Cuma namazından sonra bu çocuğu bizim eve getir, dedi.

Namazdan sonra çocuk ve babası Şeyhin evine gittiler, dergahına giridiler… Dergahta kışlık yiyeceklerin konduğu yüksekçe bir yer vardı. Şeyh oraya bir ekmek koymuştu. Çocuğun babasına:

– Oğlunu omuzuna alda, o yukarıdaki ekmeği indirsin, buyurdu.

Babası oğlunu omuzuna alıp kaldırdı. Çocuk elini uztıp 30 yıllık ekmeği aldı ve yere inip Şeyhe verdi. Ekmek sıcacıktı.

Şeyh Ebu’l Kasım Hazretleri ekmeği aldığı zaman gözlerinden yaşlar akmaya başalmıştı.Ağlayarak ekmeği ikiye böldü, bir parçasını çocuğa verdi., bir parçasını da kendi yedi. Babasına hiç vermedi.

Çocuğun babası:

– Ya Şeyh, bu arpa ekmeğinden bir parça da bie nasip olmayacak mı? dediğinde, Şeyh:

– Ya Ebu’l Hayr! Otuz senedir, bu ekmek orada durmakta idi. Ban bu ekmek kimin elinde yeni fırından çıktığı gibi kimin elinde sıcak olursa, onda alemin istifa edeceği vaafedildi. Bu vaadin tamamı senin oğlunda olsa gerektir. O zatın senin oğlun olması şeref olarak sana yetmez mi? buyurdu.

Şeyh Ebu’l Kasım Hazretleri, kendi yerini alacak “Büyük Veli” yi bulmuştu.
dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Buğday Satıcısı…

Adamın biri satmak için pazara buğday götürmüş. Akşam olmuş, pazar toplanmaya başlamış. Herkes malını satıp savmış. Bu adamın malına müşteri çıkmamış. Çıkan da pazarlıkta uyuş­mamış. Adam koca çuvalı geri getirmenin sıkıntısıyla düşünürken meşayıhten birinin yolu pazara uğramış:
O zat sormuş:

-Ne o evladım malını satamadın mı? Bak pazar toplanıyor.
Adamcağız boynu bükük:

-Müşteri çıkmadı, Efendi Hazretleri! demiş.

Şeyh efendi yerden avuç avuç kum alıp buğdaya karıştır­maya başlamış ve:

– Şimdi çıkar evlad! demiş.

Adam şeyhin bu hareketine itiraza yel­tenecekmiş ki; hemen yanı başında beliren müşteri mala talip olmuş.

Tebessümle oradan ayrılmak üzere olan şeyhin eteğine yapışıp:

-Bu ne haldir Efendi Hazretleri!” diyen buğdaycıya şeyh şu cevabı vermiş:

-Sus! Para, layık olduğu mala gider.

İthaflı Fıkralar, Kadir Mısıroğlu
dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Senin Gibi olabilmek..

Bir gün Azizan Hazretlerine, hatırı sayılır bir zat misafir geliyor. Fakat evde hazır yemek yok… Azizan Hazretleri üzülüyorlar. Evlerinin kapısına çıkıyorlar. O sırada, paça satan bir genç, elinde bir çömlekle geliyor. Çömlekte donmuş paça var…

Genç:

– Bu yemeği sizin ve yakınlarınız için hazırladım. Kabul buyurursanız beni mesut edersiniz.

Diyor.

Azizan Hazretleri bu nazik anda gelen yemekten son derece hoşnut kalıyorlar ve gence iltifat ediyorlar. Gelen yemekle misafir ağırlanıyor. Misafir gidince Şeyh Hazretleri paça satan genci çağırtıp:

– Senin getirdiğin bu yemek, sıkıntılı bir ânımızda imdada yetişti. Sen de şimdi bizden ne muradın varsa iste ki, Allah dileğini verse gerektir.

Genç:

– Aynen senin gibi olmak isterim.

Diyor.

Bu çok güç bir şey… Üzerimizdeki yük senin omuzlarına çökecek olursa ezilirsin!

Cevabını veriyor Azizan Hazretleri…

Fakat genç yana yakıla ısrar ediyor:

– Benim âlemde tek muradım bu… Tıpkı tıpkısına senin gibi olmak… Başka hiç bir şey beni teselli edemez. Başka emel tanımıyorum!

– Peki, diyor, Azizan Hazretleri; öyle olsun!

Ve genci elinden tuttuğu gibi halvet odasına çekiyor. Orada nazarlarını gence mıhlayıp kalpleriyle kalbine yöneliyorlar. Biraz sonra gençte bir değişiklik başlıyor. Genç hem zahirde ve hem batında Azizan Hazretlerinin ayı olarak meydana çıkmaya başlıyor. Bu hal tam 40 gün devam ediyor ve 40’ıncı gün genç girdiği yükün ağırlığında bekâ âlemine göçüyor. Fakat muradına ermiş ve ebedi saadete erişmiştir.
dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net