İslami Sohbet Odaları

Sohbet Odalarına Şimdi Bağlan

Sohbet odalarımızda dini konularda sohbet edebilir,
aklınızda ki soruları kullanıcılarımızla görüşebilirsiniz.

 

 

 

Dini Sohbet Videoları

Çeşitli Konularda Dini Sohbet Videoları

Hocalarımızdan daha iyi bir Müslüman olabilmemiz için
yapılan sohbetlere ulaşabilirsiniz
.

NB Genel

Sünnetimizi Doğru anlamamız Gerekli…

SÜNNETİ DOĞRU ANLAMAK – 1
Sünnet Nedir?
Malumdur ki gelenekçi din anlayışında “din” denince akla Kur’an ve Sünnet gelmekte… Sünnet deyince ise akla ilk olarak peygamberin giyimi, kuşamı, sarık, sakal, kullandığı araç gereçler (misvak gibi), yürüyüşü, yatışı, yemesi içmesi (yemeğe tuzla başlamak vb.) davranışları vb. gelmektedir… İnsanlar sünnet olarak dini anlamda sevap kazanmak ya da Allah’ın rızasına muvafık olmak adına sarık sarmakta[1], cübbe vb. kıyafetler giymekte[2], sakal bırakmakta[3], diş fırçası veya macunu kullanmak yerine ellerinde, ağızlarında misvakla gezmekte[4], suyu sağ elleriyle içmeye[5], yemeğe tuzla başlamaya özen göstermekte vb. davranışlarda bulunmaya çalışmaktalar. Hatta bu işi daha da ileri götürenler radikaller peygamberin tavsiye ettiğini ileri sürerek örneğin her türlü hastalıktan şifa için hacamat yapmakta[6], hatta deve sidiği içmekte[7], gözlerine sürme çekmekte, saçlarını uzatmakta ve örmekte[8], ve daha nice şekilsel uygulamaları din adına icra etmekte ve zaman zaman bu uygulamaları çevresindekilere de “din” diye dayatmaktalar…
Oysa gerçekte ne peygamberin giysisi dindir, ne de kullandığı misvak!
Biraz daha detaylı olarak bakacak olursak; peygamberin kendi toplumunun örfüne göre giyindiğini, kendi zamanının ve şartların elverdiği ölçüde en temiz ve nezih bir şekilde temizlenmeye, ağız-diş temizliğini o zamanki bilinen imkanlarla yapmaya çalıştığını, çöl iklim şartlarından, güneşten ve toz fırtınalarından korunmak için o zamanki müşrik mümin ayırt etmeksizin nerdeyse her erkek gibi başına örtü örttüğünü, tekstil, terzilik, kuaförlük vb. zanaat dalları günümüzdeki gibi yaygın olmadığından ve diğer bazı sosyo-kültürel sebeplerle temiz tutmaya azami gayret göstermek kaydıyla –mecburen- sık sık tıraş olmadığını ve bu nedenle saç ve sakallarının çoğu zaman –yine o devirdeki hemen her erkek gibi– uzun olduğunu ya da daha rahat bulunabilirliği, kullanışlılığı ve yerel ve kültürel olması hasebiyle tek dikişli, uzun cübbe veya benzeri boydan elbiseler giydiğini, seyahatlerinde deveye bindiğini, ok, mızrak, at vb. araç gereçler kullandığını söyleyebiliriz. Hatta bir adım daha ileri giderek yaşadığı tüm zorlukların yanında tüm bunların peygamberin farkında, umurunda ve gündeminde olmadığını bile söyleyebilirim…
Günümüzde kendilerini sünnet ve peygamber aşığı olarak adlandırıp ona benzemek ve onu taklit etmek adına güya onun gibi giyinip, sarık sarıp, sakal bırakanlar, misvak kullananlar ve bunları çok büyük sevap adı altında dini uygulamalar olarak, hatta “din” olarak başkalarına da dayatanlar var… Bizler “bu sayılanların din ile bir ilgisi yok, bunlar o zamanda peygamberin içinde bulunduğu toplumun sosyo-kültürel şartlarına göre şekillenmiş kültürel şeylerdir” dediğimizde “Öyle şey mi olur? Bunlar peygamberin sünnetidir. O her ne yapmışsa en iyisini yapmıştır” demekteler…
Fakat aynı insanlara “O halde neden peygamberin bindiği gibi şehirlerde sizler de deveye, ata binmiyorsunuz da son model ciplere, Mercedeslere, uçaklara biniyorsunuz; ülke savunmasında kılıç, ok vb. şeyleri yeterli görmüyorsunuz da en gelişmiş silahları kullanıyorsunuz, toprakla, killle, taşla temizlenmek yerine temizlik malzemeleri, deterjanlar kullanıyorsunuz, kağıtlara derilere mektup yazmak yerine tabletler, bilgisayarlar kullanıyorsunuz, kandiller ya da gazyağı lambaları yerine florasan lambalar kullanıyorsunuz? vb.” diye sorduğumuzda ise bu kez de özetle “Şimdi zaman değişti… Artık deveye binilir mi?” demekteler…
Evet, gerçekten de şimdi –mecburi bölgeler ve şartlar dışında- ulaşım için deveye binilmez. Zira gerçek şu ki; zaten sünnet olan devenin kendisine binmek değil ulaşım için imkanın elverdiği ölçüde zamanının en iyi, en kullanışlı binek aracına binmek ve ondan faydalanmaktır. Zira deve çöl şartlarında ulaşım için kullanılabilecek en kullanışlı araçtı ve o zamanlar karayolu, otobüs, cip ya da uçak yoktu…
Keza; sünnet olan dişine olur olmaz her yerde misvak sokmak değil, ağız ve diş sağlığına azami özen göstermek, bunun için kendi zamanındaki en uygun aracı kullanmaktır. Misvak o zamanlar bunu sağlayacak en kullanışlı araçlardandı. Zira o zamanlar diş fırçası ve diş macunu yoktu… Amaç dişlere misvak sürmek değil, ağız ve diş sağlını korumak olduğundan yapılması gereken bugün bunu sağlayan en iyi araç gereçleri kullanmaktır. Sünnet olan budur.
Keza; Sünnet olan toz ve topraktan korunma amacıyla zaten o zaman o bölgede yaşayan herkesin sosyo-kültürel zorunlu giyim şekli olan başa sarılan örtüyü kutsallaştırmak değil, toplumun örfüne, coğrafyaya ve iklim şartlarına ve ahlaki sınırlara ve insan onuruna yakışır bir şekilde giyinmektir. Zira çölde kutub elbiseleri giyilemeyeceği gibi kültürel olarak japon kimonosu da giyilemez ve giyilmemiştir. Giysi şeklini dinleştirmek bir milletin şeklini dinleştirmektir, Arap milliyetçiliğidir.
Keza; Sünnet olan saç, sakal, bıyık uzatmak, kısaltmak değil elinden geldiğince kendine yakışır bir şekilde temiz ve bakımlı olmaktır. Sünnet olan uzun entari ya da cübbe giymek değil kendi yaşadığı dönemin ve toplumun örfüne, insanlığa, genel ahlaki kaidelere uygun bir şekilde giyinmek, kuşanmaktır. Sünnet olan bundan yaklaşık 1400-1500 sene önceki bilgilerle sınırlı yerel birtakım tıbbi tavsiyelere uymak değil, kendi zamanının en gelişmiş ve en ileri tıbbi şartlarından faydalanmaktır. Sünnet olan peygamberin kılık, kıyafetini; onun saç ve sakalını, su içme şeklini taklit etmek değildir. Asıl sünnet olan onun ahlakıyla ahlaklanmak, onun gibi emin, dürüst, güvenilir, merhametli, şefkatli, sadık, cesur, vefakâr, temiz, eşlerine, kadınlara, insanlara karşı anlayışlı ve şefkatli, sabırlı, metanetli, davasına sadık, izzetli, onurlu ve yalnız Allah’a dayanan bir kul olabilmektir. İşte bizim yapmamız gereken sünnete uyacağım diyerek kutuplarda cübbeyle dolaşmak değil; ahlaken Kur’an ahlakıyla ahlaklanmak yani onun gibi olmaya çalışmaktır…
Taklit bilinçsiz ve amaçsızca yapılan bir eylemdir. Sünneti peygamberi taklit olarak yorumlamak eylemlerinde bilinçsizliği ve amaçsızlığı da beraberinde getirir… Olması gereken biçimci anlayışla ve şekilcilikle körü körüne peygamberi taklit değil; ondaki üstün ahlakı, vefayı, yeryüzünde tek başına kalmasına rağmen tüm zorluklara karşı beşeri iradesini tüm gücüyle doğrudan yana kullanmasını, yaptığı eylemlerindeki akıl ve feraset dolu nihai gayeleri keşifle onun bu yöntemini (sünnetini) günümüzde de cesaretle takib etmektir…

——0——————–00——————————–00————————–000—————————00————
[1] Gelenekte sarıklı kılınan namazın diğerlerine nazaran onlarca kat sevab olduğuna dair anlayış hakimdir.
[2] Gelenekte cübbe, yakasız gömlek veya arap fistanlarının islam kıyafeti olduğu anlayışı hakimdir.
[3] Sakalı kesmenin haram olduğuna dair hüküm mevcuttur.
[4] Tarihte misvak kullanmayanlara karşı savaşa dair fetva bile alınmıştır. Oysaki alınması gereken örneklik ağız ve diş sağlığına önem vermek olmalıydı.
[5] Sol elini kullanmak neredeyse şeytana hizmet etmekle ilişkilendirilmiştir…
[6] Malumdur ki peygamber bir Yahudi kasın tarafından zehirlenmiştir. Ve pek dile getirilmese de kaynaklara göre bu zehrin tesirini 3 sene kadar hissetmiş ve neticede be zehrin tesirinin de etkisiyle hastalanarak vefat etmiştir. İşte hz. Peygamber o günkü tıb bilgileri ve imkanları çerçevesinde vücudundan bu zehri atabilmek amacıyla hacamat, kan aldırmayı sık sık yapmıştır. Fakat maalesef onun o günkü şartlarda sınırlı tıb imkanlarıyla yapmış olduğu bu ve benzeri uygulamalar sanki tüm devirlerde tüm dertlere devaymış gibi lanse edilmiştir.
[7] Şifa niyetinde deve sidiği içen hacıların ölmesi çok yakın zamanda vukuu bulan bir hadisedir.
[8] Peygamberin saçını zaman ve zeminin elverdiği, imkanlarının ve kişisel tercihinin izin verdiği ölçüde kestiği de uzattığı da malumdur.
DiniSohbet,Dini Chat;Nursohbet.Net

Cehhennemden Az Yanılıptamı Çıkacağız..

Müslümanım diyenlerin inandığı bir başka yalan da, ‘Cehennemde biraz yanıp çıkarım’ hurafesi. İnsanlar üç beş gün cehennemde takılıp, Cem Yılmaz’ın anlattığı gibi biraz bronzlaşıp cennete gideceklerini düşünüyorlar zannedersem.

Kuran’da, onlarca ayette azabın da ödülün de sürekli olduğu geçer:
Suçlular, cehennem azabında ebedi kalıcıdırlar.
Zühruf Suresi, 74
Kalbinde zerre kadar iman bulunan kişi cehennemden kurtulur iddiasının da hiçbir dini dayanağı yoktur. Böyle Kuran’da olmayan ifadeler tamamen Cübbeli’nin ve geçmişte yaşamış ölmüş cübbelilerin iddiasıdır.
Hadi girin cehennem kapılarından; sürekli kalacaksınız orada. Gerçekten kötü yermiş kibre sapanların barınağı.
Nahl Suresi, 29
Cehennem, bir arkadaşa bakıp çıkabileceğiniz bir yer değildir. Kuran’da, ‘Cezası bitenler cehennemden çıkarılıp cennete koyulurlar.’ benzeri bir ifade asla yoktur. ‘Cehennemden cennete geçiş’, ‘Cehennemliklerin bir süre sonra cennet nimetlerine konması’, ‘Eninde sonunda herkesin cennetlik olması’ gibi ifadeler tamamen uydurmadır. Kuran’da böyle tek bir ifade geçmez.İşimize geldiği için biz bu tip uydurmaları severiz.Oysa görünen o ki, asıl bu tip uydurmaları sevmemiz bizi ilerde azaba mahkum edecektir.
İş onların sandığı gibi değil. Kötülük ve çirkinlik kazanan, suçu kendisini kuşatmış olan kişiler, ateşin dostudurlar. Sürekli kalacaklardır orada.
Bakara Suresi, 81
Orada sürekli kalıcıdırlar; ne azap hafifletilecektir onlardan ne de yüzlerine bakılacaktır onların.
Ali İmran 88
Dini Sohbet,Dini ChatTürkiyenin En iyi Dini Sohbet Sitesi;www.Nursohbet.Net

Secde

“Namaz” kelimesi Türkçede kıyam, rüku, secde gibi kısımları olan Allah’a kulluk etmek amacıyla yapılan bir ibadeti ifade eder. Kelimenin Türkçede başka bir anlamı yoktur. “Namaz” kelimesi Arapçadaki “salat” kelimesinin Türkçe karşılığı olarak kullanılır.
Günümüzde üzülerek tanık oluyoruz ki Kuran’ı Kerimde geçen bazı Arapça kelimelerin mevcut Türkçe karşılıklarının yanlış olduğu iddia edilerek Arapça kelimelere yeni Türkçe karşılıklar verilmeye çalışılıyor. Salat (namaz) ile ilgili bu yazımda, sırasıyla secde, rüku, huşu ve salat (namaz) gibi kavramlara değineceğim. Son olarak ise Kuranı Kerim’deki Arapça kelimelere Türkçe karşılık olarak yeni anlamlar türetmenin yanlış bir davranış olduğunu ayetlerle anlatmaya çalışacağım.
İlk olarak Secde konusuyla başlayalım.
Secde
Secde, Allah’a kulluk etmek amacıyla eğilerek yüzüstü yere kapanmaktır. Allah’ın aksi bir emir vermesi müstesna olmak kaydıyla dinen yalnızca Allah’a secde edilmesi gerekir. Yaratılmış bir varlık, kendisinden üstün yada bilgili gördüğü için yaratılmış başka bir varlığa secde etmez.
Ve meleklere: “Adem’e secde edin.” dediğimiz zaman iblis hariç, hemen secde ettiler. (İblis) direndi ve kibirlendi. Ve kafirlerden oldu.
(Bakara 34)
Yukarıdaki ayet, Allah’ın emriyle Allahtan başkasına secde edilmesinin bir örneğidir. Melekler, Adem’i kendilerinden üstün yada bilgili olarak gördükleri için değil, Allah kendilerine Adem’e secde etmelerini emrettiği için Adem’e secde etmişlerdir.
Kitabımızda Allahtan başkasına secde edilmesiyle ilgili istisnai bir örnek de Yusuf suresinde görülür.
Yusuf , babasına şöyle demişti: “Babacığım, gerçekten ben on bir yıldız, güneş ve ay gördüm. Onları bana secde eder (vaziyette, durumda) gördüm.”
(Yusuf 4)
Ve anne babasını tahtın üstüne çıkarttı. Ona secde ederek eğildiler. Yusuf şöyle dedi: “Ey babacığım! Bu, daha önceki rüyamın yorumudur. Rabbim onu hakikat kıldı. Ve beni zindandan çıkardığında ve şeytan, benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra sizi çölden getirdiğinde bana ihsanda bulundu. Muhakkak ki; benim Rabbim, dilediğine lütuf sahibidir. Alîm (en iyi bilen) ve Hakîm (en iyi hüküm veren, hikmet sahibi) olan muhakkak ki; “O” dur.
(Yusuf 100)
Yukarıdaki ayette anlatılan secdeyi “Allah’a ortak koşmak” yada “kula kulluk etmek” olarak değil, Allah’ın bir hikmetiyle Yusuf’un rüyasının gerçekleşmesi olarak düşünmeliyiz.
Yalnız Allah’a secde edilmesi gerektiğiyle ilgili ayetler:
Onu ve kavmini Allah’ın yerine güneşe secde ederken buldum. Ve şeytan, onlara yaptıklarını süslemiş ve böylece (Allah’ın) sebîlinden (yolundan) men etmiş. Bu sebeple onlar hidayette değiller.
(Neml 24)
Gece ve gündüz, Güneş ve Ay, Allah’ın ayetlerindendir. Güneş’e ve Ay’a secde etmeyin. Eğer sadece O’na (Allah’a) kul olduysanız, onları yaratan Allah’a secde edin.
(Fussilet 37)
Yukarıdaki ayetler bize göstermektedir ki eğer sadece Allah’a kulluk ediyorsak yaratılmış olanlara değil, onları yaratan Allah’a secde etmeliyiz. Yukarıdaki ayetlerde Allah’tan başkalarına secde etmemizin bizlere yasaklanmış oluğunu görüyoruz.
Gerçeklerin açığa çıktığı gün, secde etmeye davet olunurlar. Fakat güçleri yetmez.
(Kalem 42)
Yukarıdaki ayette secde etmenin güç gerektiren bir eylem olduğunu görüyoruz.
Allah’ın Resul’ü Muhammed ve O’nunla beraber olanlar, kafirlere karşı çok şiddetli; kendi aralarında çok merhametlidirler. Onları rüku ederken, secde ederken ve Allah’tan fazl ve rıza isterken görürsün. Onların alametleri yüzlerindeki secde izleridir. İşte bunlar, onların Tevrat’taki ve İncil’deki vasıflarıdır. Filizini çıkaran sonra onu kuvvetlendiren, böylece kalınlaşan, sonunda gövdesi üzerinde yükselen, çiftçilerin hoşuna giden ekin gibidir. Onlarla kafirleri öfkelendirmek içindir. Ve Allah, onlardan iman edenlere ve salih amel yapanlara mağfiret ve büyük mükafat vaadetti.
(Fetih 29)
Yukarıdaki ayetten de secde ve rüku gibi eylemlerin başkaları tarafından gözlemlenebilen eylemler olduğunu anlıyoruz. ( Ayette “Onları rüku ederken, secde ederken görürsün.” ifadesi geçiyor.)
Ve artık, gecenin bir kısmında O’na secde et. Ve geceleyin uzun uzun O’nu tesbih et.
(İnsan 26)
Ve artık gecenin bir kısmında ve secdelerin arkasından O’nu tesbih et.
(Kaf 40)
Yukarıdaki ayetlerden secdenin belirli bir zaman dilimi içinde yapılabildiğini ( Ayette “Gecenin bir kısmında” ifadesi geçiyor.) ve bu süreçte birden fazla yapılabildiğini (Ayette “secdeler” ifadesi geçiyor.) anlıyoruz.
Konuyu toparlayacak olursam: Secde, güç gerektiren, başkaları tarafından gözlemlenebilen, belirli bir zaman dilimi içerisinde yapılabilen ve o zaman diliminde tekrarlanabilen bir eylemdir.
Kuran ayetlerindeki kelimelerin anlamı dışına çıkarılıp kelimelere yeni anlamlar türetilmesiyle ilgili bir örnek olarak: “Secde” kelimesinin anlamı dışına çıkarılıp kelimeye ‘teslim olmak’ anlamı verilmesini gösterebiliriz.
“Secde” kelimesine “teslim olmak” anlamı verildiğini düşündüğümüzde:
İlk olarak: Secde, güç gerektiren bir eylemdi. ‘Teslim olmak’ eylemi kişinin kendini bırakmasıdır.Yani güç gerektiren bir eylem değildir.
İkinci olarak: Secde başkaları tarafından gözlemlenebilen bir eylemdi. Oysaki bir kişinin Allah’a teslimiyetini başkaları gözleriyle gözlemleyemez.
Üçüncü olarak: Secde, belirli bir zaman dilimi içerisinde (gecenin bir kısmında) tekrarlanabilen bir eylemdi. Dinimizde teslimiyet yalnızca Allah’a olur ve Allah’a teslim olanlara “Müslüman” denilir. Allah’a olan bu teslimiyet süreklidir. Gecenin bir kısmında Allah’a teslimiyet göstermek, başka zamanlarda göstermemek olmaz.
Dini Sohbet,Dini chat;www.Nursohbet.Net

Eş Sevgisi Nasıl olmalıdır..

Eş sevgisinin Kıssadan bir Hissesi diyelim; Her Müslümanın Allah’a inancı ve Peygamber Efendimize olan Sadakatı Şüphesizdir.Peygamber Efendimizin Bir Hadisinde Bizler Eşlerinizi Sizlere Emanet olarak verdik,Sizlerde Emanetinizi Kıyamete kadar En iyi şekilde bakınız.. Bu hadisten yola çıkalım Peygamber efendimize olan sadakatimiz gibi onunda bize Emaneti olan eşlerimize Sadakatli olmalıyız.. Allah (C.C) Ne olan inancımız gibi eşlerimizede olan inancımız tam olmalı Eşlerimize inanalım ve onları her zaman Sevelim.. Sadakatlarında da Şüphelenmeyelim Çünkü onlar bize Peygamberimizin emanetidir.. Devir Zaman Değişebilir Fakat bizlerin İnancı ve İmanı Değişmediği sürece ve Eşlerimize de değerlerimizi ve inançlarımızı en iyi şekilde tebliğ etmeliyiz bunu başardığımız sürece Huzur güven ve Sevgi hep Bir arada olur..
Dini Sohbet,Dini Chat,Turkiyenin En iyi Dini Sohbet sitesi;www.Nursohbet.Net

Beraat Kandili Ve Önemi Nedir?

Berat Kandili (Beraat Kandili) İslam dininde mübarek kabul edilen gecelerden biridir. Her yıl Şaban ayının ondördüncü gününü onbeşinci gününe bağlayan gece Berat gecesidir.

Mübarek Berat Kandili gecesini ibadet ve taatle geçirmenin pek çok sevabı ve feyzi vardır. Mübarek Berat Kandili hakkında Peygamber Efendimiz HZ.Muhammed (s.a.v) hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuştur;

“Şaban ayının on beşinci gecesi olduğu zaman, gecesinde ibadete kalkın. Ve o gecenin gündüzünde (kandilden sonraki gün) oruç tutunuz. Çünkü o gece güneş batınca Allah’u Teâlâ o andan fecir oluncaya kadar: “Benden mağfiret dileyen yok mu, onu mağfiret edeyim. Benden rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım. (Bir belâ ile) müptelâ olan yok mu, ona kurtuluş vereyim” diye buyurur.” (İbn Mâce)

Hadis-i Şerifte anlaşılacağı gibi O Gece (Berat Kandili Gecesi) İlâhi rahmet coşmuştur. Berat Gecesi beşer mukadderatının programı çizilirken insanlara verilen eşsiz bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendirip günahlarını affettirebilen, gönlünden geçirdiklerini bütün samimiyetiyle Cenab-ı Hakka iletip isteklerini Ondan talep eden ve belalardan Ona sığınan bir insan ne kadar bahtiyardır. Buna karşılık, her tarafı kuşatan rahmet tecellisinden istifade edemeyen bir insan da ne kadar bedbahttır, ziyandadır.

Berat Kandilinin önemi hakkında diğer bir Hadis-i Şerifte ise şöyle buyuruluyor;

Hz.Âişe vâlidemiz, Peygamber efendimizin Berât gecesinde, sabaha kadar ibâdet ettiğini görünce sordu:

– Yâ Resûlallah, Allahü teâlânın en sevgili kulusun! Buna rağmen niçin bu kadar kendini yoruyorsun?

Peygamber efendimiz şöyle cevap verdi:

– Ey Âişe, ben şükredici kul olmıyayım mı? Ey Âişe, sen bu gecede, ne olduğunu bilir misin?

Âişe vâlidemiz tekrar sordu:

– Bu gecenin diğer gecelerden üstünlüğü nedir yâ Resûlallah?

Peygamber efendimiz şöyle cevap verdi:

– Bu sene içinde doğacak her çocuk, bu gece deftere geçirilir. Bu sene içinde öleceklerin isimleri bu gece özel deftere yazılır. Bu gece herkesin rızkı tertip edilir. Bu gece herkesin ameli ve işleri Allahü teâlâya arz olunur.

Bir kimse, evinden ayrılıp yolculuğa çıkar. Hâlbuki, onun adı yaşıyanlar defterinden, ölüler defterine geçirilmiştir.

Gâfil olmamalı, bu geceyi mutlaka ihyâ etmelidir. Kazâ namazı kılmalı, Kur”ân-ı kerîm okumalı, duâ, tevbe etmeli, sadaka vermeli, müslümanları sevindirmelidir. Bunların sevâbını ölülere de göndermelidir.

Bu gecelere saygı göstermek, günâh işlememekle olur.

Bu gece, Allahü teâlânın ihsân ettiği bütün ni”metlere şükretmeli, yapılan hatâlar, günâhlar için de tevbe istigfâr etmeli, Cehennem ateşinden kurtulmayı istemelidir.

“Yâ Rabbî, bize dünya ve âhıret saâdeti ihsân eyle, bize hidâyet verdikten sonra, kalblerimizi kaydırma” diye duâ etmelidir.

Diğer bir Ayeti Kerimede ise Berat Gecesi”ni idrak eden herkes, Yüce Allah”ın Kur”an-ı Kerim”deki; “De ki: “Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah”ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. ŞüphesizAllah bütün günahları affeder. Çünkü O,çok bağışlayan, çok merhamet edendir” müjdesinin farkına vararak kendi özüne dönmeli, ümitlerini canlandırmalı,bağışlama ve bağışlanma duygularını güçlendirmelidir.

Berat gecesiyle af kapısından giren, Ramazan ve Kadir gecesinin bereketine gönlü uyananlardan olmamız dileğiyle…
Beraat Kandili,Dini Sohbet,Dini chat;www.Nursohbet.Net

Felaketlerden Küçüğü..

Günlük hayatımızda farkında olmadan küçük sandığımız ama aslında çok büyük günahları olan davranışlar sergilediğimizi hiç düşündünüz mü? Gelin Kur’an ışığında hayatımızı bu yönde birlikte sorgulayalım…
Enfâl Suresi 47.Ayet:
“İnsanlara çalım satarak, gösteriş yaparak yurtlarından çıkan ve Allah yolundan alıkoyanlar gibi olmayın. Allah, onların yapmakta olduklarını çepeçevre kuşatmıştır.”
Bu ve bunun gibi birçok ayette Yüce Allah (c.c.) bizleri gösteriş yapmanın her türlüsünden men etmektedir. Bizce çağın en büyük gösteriş aracı farkında olmasak da sosyal medyanın yanlış kullanımı olmaktadır. Paylaşılan güzel bir yemek fotoğrafı aç bir insana; anne-baba ile mutluluğu gösteren bir paylaşım öksüz veya yetim bir insana; varlığı ortaya seren bir paylaşımsa yoksul bir insana gösteriş ve zulümdür. Bu paylaşımlar gösterişe maruz kalan insanlarda eksiklik duygusu yaratarak sahip olduklarıyla mutlu olmalarını engellemektedir. Ayrıca arkadaş grubunun herhangi bir üyesine kinaye yoluyla gönderme yapan paylaşımlarda bulunan insanlar belki de farkında olmadan tüm arkadaşlarını rencide etmektedr. Bizce bu durum da aşağıda daha detaylı anlatılan gıybete dahil edilebilir.
Hucurât Suresi 12.Ayet:
“Ey iman edenler! Zandan çok sakının! Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Sinsi casuslar gibi ayıp aramayın! Gıybet ederek biriniz ötekini arkasından çekiştirmesin! Sizden biri, ölmüş kardeşinin etini yemek ister mi? Bakın bundan iğrendiniz. Allah’tan sakının! Hiç kuşkusuz, Allah tövbeleri çok kabul eden, rahmeti sonsuz olandır.
Dünyada istisnasız her insan çevresindekilerin kendisi hakkında yüzüne karşı veya arkasından kötü sözler söylemesinden rahatsız olur. Bu rahatsızlık bizleri önce güvensizliğe sonra düşmanlığa ve bunların doğal sonucu olarak yalnızlığa iter. Zaten çağın getirdiği yeniliklerle yalnızlığa sürüklenen bizler gıybet ile etrafımızda kalan bir avuç insanı da kendimizden uzaklaştırıyoruz. Bundan da önemlisi
Nur Suresi 15. ayette
“O zaman siz, onu dillerinizle birbirinize yetiştiriyordunuz ve ağızlarınızla, hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyi söylüyor, üstelik bunu önemsiz sanıyordunuz. Oysaki Allah katında o, çok büyük bir günahtı.”
şeklinde açıkça belirtildiği üzere bu sandığımız gibi küçük bir günah değil Allah katında çok büyük bir suçtur.
Koruyla ilgili önemli olan nokta gıybetin “ne olacak yüzüne de söylerim” veya “bu söylediklerim zaten doğru” gibi bahanesi olamaz ve kesinlikle her türlüsü yasaklanmıştır.
Kur’an’da gıybetten daha da büyük bir günah olarak karşımıza çıkan ve Yüce Allah’ın bunu yapanlar için “yazıklar olsun” diyerek lanetlediği şey de insanlarla alay etmek ve insanların arkasından kaş göz işareti yaparak çekiştirmeleridir.
Hümeze Suresi 1.ayet:
” Yazıklar olsun arkadan çekiştirenlerin, kaş göz işareti yapıp alay edenlerin tümüne!”
Yüce Allah (c.c.) bu ayette bu suçu işlemekte ısrar edenlere “yazıklar olsun” demesi bu suçun bizi ahrette verilmesi çok zor olan bir hesaba doğru götüreceğini açıkça göstermektedir. Bizler namaz kılıp, oruç tutarak ibadetlerimizi yerine getirdiğimizi düşünürken bir yandan işleyenlere yazıklar olsun denilen bir suçta tövbe etmeyerek ısrar ediyorsak şapkamızı önümüze koyup bunun geri dönüşü olmayan sonuçlarını ciddi anlamda düşünmeliyiz.
Çevresindekilerle veya kutsal değerlerimizle art niyetli olmadan bile olsa alay eden insanlarımızın ve buna gülerek prim verenlerin “sadece espri olsun” veya “biraz gülüp eğlenmek için yaptık” gerekçelerine de Kur’an Tevbe Suresi 65.ayetle çok net bir cevap vermektedir:
Tevbe Suresi 65. ayet:
“Onlara sorarsan elbette şöyle diyeceklerdir: “Lakırdıya dalmış, şakalaşıyorduk, hepsi bu!” De ki: “Allah ile, O’nun ayetleriyle, O’nun resulüyle mi eğleniyordunuz?””
Bizce farkında olmamız gereken şey Yüce Allah’ın ve bizim için gönderdiği dinin tüm unsurlarının eğlence konusu olamayacak kadar ciddi kavramlar olduğudur.
Nisa Suresi 148. Ayet:
“Allah çirkin sözün açıklanmasını sevmez. Zulme uğratılan kişi müstesna. Allah Semî’dir, Alîm’dir.”
Bu ayetten anlayacağımız üzere kötü ve çirkin sözü arkadan söyleyemeyeceğimiz gibi insanların yüzüne karşı da söyleyemeyiz. Aklımıza hemen şu soru gelmektedir: “Karşımızdaki insanın hoşumuza gitmeyen ve bizi rahatsız eden tavırlarını da mı söylemeyeceğiz?” Kur’an bu konuda da Tâhâ Suresi 43. ve 44. ayetlerle gerekli açıklamayı yapmaktadır:
Taha Suresi 43,44. Ayetler:
“Firavun’a gidin, çünkü o azdı. Ona yumuşak ve tatlı bir sözle hitap edin; belki öğüt alır, yahut ürperir.” Firavun gibi Allah’a isyan etmiş bir düşmana karşı bile tatlı dil öğütleyen bir din bizden bunu herkese karşı uygulamamızı istemektedir.
“Lâ ilâhe illallah” demek Müslümanlığın ilk şartıdır. Ancak, İslâm’ı bir okula benzetirsek bu sadece okula kayıt olmamızı sağlar. Bu okulu başarıyla bitirebilmek için Kur’an’a sımsıkı sarılmamız gerekmektedir. Kur’an’a sarılmak demekse sadece ibadetlerimizi yerine getirmek değil tüm emir ve yasakları uygulamayı gerektirir. Aksi takdirde
Bakara Suresi 85.ayette
(“…Şimdi siz Kitap’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezillikten başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise böyleleri azabın en şiddetlisine itilir. Allah, yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir.”)
bahsedilen rezil duruma düşmüş oluruz. Yüce Allah (c.c.) bizleri önce O’na sonra çevremizdekilere samimi olan kullarından eylesin. Saygılarımızla…
Dini Sohbet,Dini Chat;www.Nursohbet.Net

Ben Neden Müslümanım…

Son zamanlarda hepimizin dahil olduğu, daha doğrusu doğal bir şekilde fikrinin olduğu konu: İslam dininin kaynakları. Kur’an, hadisler, şeyh-alim gibi isimler verdiğimiz insanların yazıları, kitapları hatta hükümleri. Ben bu konuda kendimize sormamız gereken ilk sorunun -en önemli sorunun- ”Ben neden Müslümanım? ” olduğunu düşünüyorum. Bu soruya vereceğimiz cevabın tartıştığımız soruların büyük bir kısmının aydınlatıcı faktörü olduğu kanısındayım.
İnsan olmak beraberinde yüzlerce soruyu getiriyor. Ben kimim, nereden geldim, nereye geldim, kim getirdi…? En önemlisi de nereye gideceğim? Herkes ölüyor, yok mu olacağım? Akıllı bir hayvan olmak ise beraberinde kontrollü kullanılması gereken içgüdüleri getiriyor.
Bizi kimin yarattığını bilmek tüm cevaplarımızın anahtarı. Bir masa ders çalışmak için, yemek yemek için yapılabilir, testere odun kesmek için. Peki insan? Kim, neden yarattı? Yaşadığımız bu evreni, içindekileri, biz var olduğumuzdan beri hatta öncesinde var olanları kim yarattı ve neden yarattı? Bizden ne istiyor?
Bu soruların yolculuğunda, insanlar var oluşundan beri cevaplar aradı. -Bizlere nasip edilen aklımızın, bu aklı kullanabilmemizin nimeti aracılığıyla.- Kimileri çok tanrılı inancı benimsedi, kimileri putlara taptı, kimileri güneşe, aya, ineğe… Kimileri de tek bir yaratıcının varlığına inandı. Milyonlarca yıllık insan geçmişinde belki de binlerce inanç ortaya çıktı.
Tüm bu evreni, bitkileri, hayvanları, var olan herşeyi ve insanları yaratan bir Yaratıcı’nın olduğunu kabul ettiğimizde, bizleri de herhangi bir amaçla bir varlığın yarattığını kabul etmiş oluyoruz. Eğer bir Yaratıcımız varsa bizimle iletişime geçmesi gerekmiz miydi? Ki böylece sorularımızın çoğu cevaplanmış olurdu ve bizi Yaradana nasıl teşekkür edeceğimizi öğrenebilirdik. Yalnızca bizi gerçekten Yaratana ibadet ve itaat ederdik ki dünyada şarlatan ve yalancılara inanmayalım, kulluk etmeyelim.
Müslümanlık, Hristiyanlık, Musevilik, Yahudilik… Ortak özellikleri tek tanrılı din olmaları ve kutsal kitapları olması. Peki neden Müslümanlık, neden İslam dini? Çünkü insanlık var olduğu sürece Allah bizleri yalnız bırakmadı. Bildiğimiz ve bilmediğimiz peygamberler aracılığıyla bize rehberler gönderdi. Devirler değiştikçe, dönemler kapandıkça Allah bize yeniden ulaştı. Son olarak peygamberimiz döneminde Kur’an-ı Kerim indirildi.İncil’de müjdelendi. Son kitap olarak tüm insanlığa indirildi.Allah bizi yalnız ve sahipsiz bırakmadı, şarlatanlara kulluk etmemizi istemedi.
(( Hûd Suresi 2. Ayet: Diyanet Vakfi:
(De ki: Bu Kitap) «Allah’tan başkasına ibadet etmemeniz için (indirildi). Şüphesiz ki ben, onun tarafından size (gönderilmiş) bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.))
Sapıklıktan kurtulup, doğruya ve hakka yönelmemiz için bize bir rehber gönderdi: Kur’an-ı Kerim’i. Peygamberimiz döneminde insanlar Allah’a inandı. Peygamberimiz aracılığıyla Kur’an-ı Kerim’in indirilişiyle yaratıcımızın sözlerine inandılar, ibadet ettiler ve Müslüman oldular.
Zuhrüf Suresi-44.ayet- Diyanet Vakfı :
Doğrusu Kur’an sana ve kavmine bir öğüttür. (İleride) ondan sorumlu tutulacaksınız.
Allah bize Kur’an ı hediye etti ve bizi ona uygun yaşamaktan sorumlu tuttu.
Hûd Suresi 1. Ayet:Diyanet Vakfi:
Elif. Lâm. Râ. (Bu sana indirilen), hikmet sahibi (ve) her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır.
Zuhrûf Suresine inananlar -Kur’an a ve Allah tarafından indirilmiş olduğuna inananlar- için dinimizin kaynağı belli. Allah bize Kur’an dan sorumlu tutulacağımızı bu ayetle söylüyor. Hûd suresinde ise Kur’an ın bize açıklandığını söylüyor.
Yusuf Suresi 40. Ayet : Diyanet Vakfi:
Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Allah bize uymamız için Kur’an ı gönderdi, bizim için açıkladı. Ve Yusuf suresinde hükmün yalnızca kendisine ait olduğunu söyledi. Eğer neden müslüman olduğumuzu veya neden müslüman olmaya devam ettiğimizi sorgularsak dinimizin kaynağını da kolayca bulabiliriz. Allah’a, peygamberimiz aracılığıyla inen Kur’ana inanarak Müslüman olanlar için dinimizin kaynağı belli. Dinimizin kaynağı Allah’ ın bize gönderdiği kitap. Alimlerin izinden ilerleyerek, onların yazıp çizdiği haramların ve helallerin içinde Müslümanlığı yaşamaya çalışanlar için ise alimlerin hükümleriyle kaynak seçmek doğal bir sonuç. Peki gerçek müslümanlık bu mu ? Herhangi bir kulun sözlerini dini hüküm saydığımızda Allah’ın hükmüne ortak koşmuş olmaz mıyız?
Allah’ın emrettiği kaynaktan şaşmamamız dilekleriyle…
Dini Sohbet,Dini Chat;www.NurSohbet.NeT

Allah Yok Diyenlere..

Zıddıyla Düşün!…
Çok kızdırdılar beni. Zorla mı kabul edeceğim arkadaş! Haliniz ortada! Şöyle bir gerinip “Tanrı diye bir şey yok!” dedim sertçe “Tanrı dediğiniz, kendi kendinize uydurduğunuz bir şey! Tanrı insanları değil, insanlar Tanrı’yı yarattı! Eğer bu Tanrı saplantınız olmasaydı yeryüzü ne kadar mükemmel bir yer olurdu!”
Beni dikkatle dinleyen birisi sözümü bitirdiğim an çılgınlar gibi caddede koşmaya ve bir çığırtkan gibi “Tanrı yokmuş!” diye bağırmaya başladı “Öyle bir şey yokmuş ahali!”
Bana inanamayanlar bile o adama inandılar. Birbirlerine hayretle ve şaşkınlıkla Tanrı’nın olmadığını söylemeye başladılar. Artık herkes anlamaya başlamıştı gerçeği! Tanrı yoktu! Artık her duyan öldürüyordu tanrısını! Böyle devam ederse ne de güzel olurdu! Artık uyanmaya başlıyordu herkes! Tanrı yokmuş! Tanrı yokmuş! Tanrı yok! Artık özgürüz! Siliniyordu bu maskeli fenomen yeryüzünden!
Sevinçle evime gittim. Elime patlamış mısır paketini alırken, televizyonu açtım. Son dakika haberleri hep aynı konuyla ilgiliydi. Altyazılar kalın puntolarla veriyordu haberi: “Tanrının olmadığı bildirildi! Tanrının olmadığı ispatlandı! Tanrı yalanmış! İsviçreli bilim adamları Tanrı’nın olmadığını kanıtladı!”
Bütün gece çalkalanmış dünya! Tanrı yok, Tanrı yok, diye! Belki de ilk defa bu kadar rahat bir uyku çekmek üzere huzurla yattım yatağıma!
Sabah uyandım ki bir ben kalmışım unutmayan. Tanrı fikri silinmiş beyinlerden… Komşulardan kime bahsettimse “O da kim?” diye sordular “Biz böyle bir şey duymadık daha önce!” Öyle sevindim ki! Artık herkes benim gibiydi. Kimse artık Tanrı diye bir şeyin varlığına inanmıyordu!
Sokakları gezmeye başladım. Ama nedense herkeste tuhaf bir hüzün, bir yılgınlık ve bir huzursuzluk vardı. Gözler sanki ağlamaktan morarmış, dudaklar mutsuzluktan ve endişeden kımıldamak bile istemiyordu. Her köşe başında sinmiş ve kendi kendine “Her şeyi düzeltecek bir şey vardı ama hatırlayamıyorum!” diye mırıldanıyordu çokça insan. Ümitsizlik, amaçsızlık, güvensizlik ve dayanak bulamamışlık sarmıştı bedenleri.
Sonra bir mahalleye girdim. Altı üstüne geliyordu. “Başıma gelenler kötülerin yanına kâr kalmayacak!” diye bağırıyordu birisi, bir diğeri “İntikam! İntikam!” diye ortalığı çınlatırken! Malı çalınan hakkını arayamıyor, öldürülen bebeler sokaklarda çürümeye terk ediliyordu. Yavaş yavaş insanların içindeki doğruya endeksli her şey siliniyordu. An be an insanlar çıldırıyor gibiydi. Herkeste bir korku bir telaş! Kimsenin kimseye güveni yoktu. Kadınlar tecavüzlere uğruyor, kaçarken başkasına yakalanıyorlardı. “Bir daha mı geleceğim dünyaya!” diye ortalığı inleten insanlar tarafından dükkânlar ve mağazalar talan ediliyor, insanlar her öfkelendiklerini hemen orada öldürüveriyorlardı.
Yüksekçe bir yere çıktım. Şehre doğru baktım. Her yerden dumanlar çıkıyor, yer yer küçük volkanlar patlamaya başlıyor, denizin dalgaları büyüyerek içerilere akmaya başlıyordu. Aslanlar, kaplanlar ve ayılar şehirlere hücum ediyor, insanları parçalıyorlar, vahşi kuşlar sürüler halinde parklardaki bahçelerdeki her şeye saldırıyorlardı. Tüm sürüngenler ve böcekler talan ediyorlardı yeryüzünü. Beslediği kedi köpek sahibine saldırıyor, sinekler her yiyeceğe üşüşüyorlardı. Tanrı yoktu! Gökyüzünde yıldızlar sağa sola kayıyor, koca bir ateş kütlesi güneşin önünden savrulup geçiyordu. Ardından bir göktaşı yağmuru başlıyor ve koca koca manyetik patlamalarla yeryüzü parçalanıyor ve yavaş yavaş evren içine çöküyordu.
“Tanrı vaaar!” diye bağırdım “Vazgeçin bu öfkenizden, vazgeçin kininizden!”
“Tanrı vaaar!” diye bağırdım “Tanrınızı değil şeytanınızı öldürün!”
“Tanrı vaaar!” diye bağırdım “Kesinlikle var! Siz farkında değilsiniz!”
Tanrı yoksa ahlak yoktu. Tanrı yoksa düzen yoktu. Tanrı yoksa kanun yoktu. Tanrı yoksa dünya yoktu. Tanrı yoksa yeryüzü, güneş, ay, yıldızlar, gökyüzü, kâinat yoktu! Yediklerini hazmetmeye bile gerek yoktu. Tanrı yoksa oksijen yoktu. Nefes yoktu. Kalp atışı yoktu. Tanrı yoksa ben yoktum!
Sonra uyandı ateist… Bir “oh” çekip “hepsi rüyaymış” dedi. Tanrılar yokmuş, sadece Tanrı varmış, dedi. İyi ki de varmış. O bıraksaydı herkes birer tanrı olur ve hep birlikte yok olurlardı. Meğer tepkim Tanrı’ya değil, hem O’nun yerine kendilerini veya başkalarını ilah edinenlere, hem de o merhametli Tanrı’yı sevmek yerine ondan çokça korkan kendimeymiş! Affet Allah’ım. Senden korkan sana yaklaşmalıymış meğer. Sen sevilecek ve dayanılacak olanmışsın. İyi ki varsın. İyi ki teksin. İyi ki her şeyi çekip çevirensin. Sen olmasan iyilik de olmazdı. Sen olmasan biz de olmazdık. Ama biz olmasak Sen yine olurdun. Bütün teşekkürüm sanadır.
Dini Sohbet;www.Nursohbet.Net

Peygarlerimize Salavat Getirmek.

Tek peygamber için, (Aleyhisselam) denir. Musa aleyhisselam, İsa aleyhisselam gibi. (Ona selam olsun) demektir. İki peygamber anılınca, (Aleyhimesselam) denir. (İkisine selam olsun) demektir. Üç veya daha fazla olursa şunlardan biri söylenir:
Aleyhimüsselam, (Onlara selam olsun) demektir.

Aleyhimüssalatü vesselam, (Onlara selam ve dua olsun) demektir.

Aleyhimüssalevatü vetteslimat, (Dualar ve selametler, onlara olsun) demektir.

Salevatullahi aleyhim ecmain, (Allah’ın selamları, cümlesine olsun) demektir.

Salevatullahi teâlâ aleyhim ecmain. (Allahü teâlânın selamları, hepsine olsun) demektir.
Dini Sohbet;www.Nursohbet.Net

Kuran-ı Kerimin Bir Mekkesi Bir Medinesi Vardır..

Kuran ın mekkesi insan inşa etmenin mesajını verir,
Allah insanlara kendini sıfaatları ile tanıtır ve sahte olanların terk edilmesini ister,
işte bu tevhid dir ve tevhid bilincinde bir araya gelmiş örgütlü bir güç oluşmuş topluluk amaçlanmaktadır,
Kuran’ın Mekke’deki söylemleri daha çok akaide ve arınmaya yöneliktir, müminlere bir basiret ve bilinç kazandırılmaya çalışılır ve bu inşa sürecinde tüm söylemler barışcıl ve insanidir, muhalefet ile bir kavga içine girmez onlara çeşitli örnekler getirilerek inanç ve yaşam biçimlerinin sorgulanması istenir,teslim olmuş mümin lere de güven ve sadakat telkin eder, muhatap aldıgı hedef kitle tüm insanlıktır ve onların inanç ve yaşamsal degerleridir, davet ve tebligde bir yumuşak uslup, ve çatışma yoktur, yahudiler ve hrıstıyanlar kendi ellerindeki kitaba davet edilir ve gelen mesaja destek vermeleri istenir, yani bu mesajı ret ediyorsanız aynısı sizin kitabınızda da var, samimi iseniz kitabınızı okuyun ve bize destek verin gerçeklere sırt çevirip ilk inkar eden siz olmayın anlamında kitapları şahit gösterilmektedir. İşte bu inşa sureci mekkede imana baglı bir tevhidi örgütlenmeyi içerir ve fedakarlık ve paylaşım ilkeleri ile örgütlenmenin ayakta durmasını saglar.
Kuran ın Medine dönemi farklıdır, bu dönem tevhidin yaşamsal pratikleri hayata geçer ve hayatı inşası ve düzenlemesi başlar. Mekke’de zihni inşa var iken, Medine’de toplumsal inşa hedeflenir, müminlerin yaşamsal baglılıklarında takip edecekleri metod ortaya konur ve kanun ve kurallar silsilesine baglı yaptırım ve hadler içeren ayetler gelmeye başlar, bu sosyal ,siyasal,iktisadi,ve ,ictimai hayatı düzenliyen ayetlerdir, bu anayasal bir düzene geçiş bir hukuki düzenlemeler ve dış siyasetle ilgilidir, savaşlar bu dönemde başlar. Ganimet, miras ve hukuki yaptırımlar bu zamana özgüdür, çünkü Mekke’de amaçlanan ve istenilen örgütlü güç oluşturmuş harekete, bu inançsal degerlerini pratize eden yaptırımlar getirir, bu da sosyal adalet ve paylaşıma dayalı bir düzenin ilkeleridir, saflar netleşmiş ve taraf ve muhataplar ve samimi olanlar açıga çıkmıştır.Bu gün içinde yaşadıgımız toplumda o günkü Mekke toplumudur ve topluma tevhidi bir bilinç kazandırılıp bir güç oluşturma mücadelesi hedeflenmelidir.
Dini Sohbet,Dini Chat;www.NurSohbet.Net