İslami Sohbet Odaları

Sohbet Odalarına Şimdi Bağlan

Sohbet odalarımızda dini konularda sohbet edebilir,
aklınızda ki soruları kullanıcılarımızla görüşebilirsiniz.

 

 

 

Dini Sohbet Videoları

Çeşitli Konularda Dini Sohbet Videoları

Hocalarımızdan daha iyi bir Müslüman olabilmemiz için
yapılan sohbetlere ulaşabilirsiniz
.

NB Genel

Geri Dönmeyen Söz..

Mehmed Emîn Tokâdi hazretlerinin İstanbul’da insanları irşâd ile meşgûl olduğu ve insanlara Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını öğretip saâdete ermeleri için rehberlik yaptığı sıralarda İstanbul’da Antepli ismiyle meşhur bir vâz hocası vardı. Bu kimse çok inatçı olup, Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerinin büyüklüğüne, evliyâ ve mürşid-i kâmil olduğuna inanmaz ve konuştuğu meclislerde uygunsuz sözler söylerdi. Bir gün bu hoca, Unkapanı’nda bir çeşmede yüzünü yıkıyordu. Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri de oradan geçiyordu. Antepli vâizin yakınlarından biri;

– İşte bu gelen, Tokâdî Emîn Efendidir! diyerek gösterdi.
Antepli vâiz alaylı bir tavırla ona baktı ve birşeyler söyledi. Mehmed Emîn Efendi yanlarına gelip selâm verdi. Bu sırada Antepli hoca başını kaldırıp;
-Bak Şeyh Efendi, benim gözlerim ağrıyor. Bana bir nefes eyle de gözlerimin ağrısı geçsin, diyerek alay etti.

Bunun üzerine Mehmed Emîn Efendi;
– Kör ol! dedi ve oradan geçip gitti.
Antepli hocanın gözleri yavaş yavaş kapanmaya başladı. Mehmed Emîn Efendinin talebelerinden bâzıları Antepli hocanın yanına yaklaşıp;

– Sen hocamıza karşı edepsizlik yaparak alay ettin! O da sana nefes etti. Sen artık kör olursun bunu bilesin, dediler.
Antepli hoca yaptığı edepsizliğin farkına varıp Mehmed Emîn Efendinin evini öğrenip huzûruna gitti. Ayaklarına kapanıp;
– Aman efendim kusurumu affedin, diye yalvardı. Bu yalvarması üzerine;
– Hayır söz geri dönmez! Sonra yerine gözümüzün birini vermek gerekir, buyurdu.
Antepli hoca bu sözleri işitince, o kadar çok yalvarıp özür diledi ki,

Mehmed Emîn Efendi;
– Hoş! Şimdi hiç olmazsa bâri bir nebzecik, dedi.
Bundan sonra Antepli hoca on altı ay devamlı göz ağrısı çekti. Daha sonra Mehmed Emîn Efendinin duâsı ile göz ağrısından kurtuldu. Bu hâdiseden sonra ona son derece bağlı ve hürmetli, edepli oldu. Hattâ meclislerde, toplantılarda ve vâzlarından sonra;
– Tokatlı Mehmed Emîn Efendimiz cennetliktir. Onun ayağının tozu toprağı olayım, der, böylece ona olan inancını ve sevgisini dile getirirdi.
dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Önemlidir Besmele

Bişrî Hâfî yol kesici bir kimse olup yanında bir takım güzel sesli hafızları gezdirirmiş. Gittiği şehirlerde o hafızlara Kur’an-ı Kerim okutur ve bütün insanları bir yere toplarmış. İnsanlar Kur’an dinlemek için toplandığı ve herkesin aşk ve şevkle dinlemeye başladığı sırada, kendisi kalkıp şehirden dışarıya çıkar ve tenhada yakaladığı kimseleri soyarmış.
Bir gün yol üzerinde ve toz toprak içinde bir kâğıt bulur. Bakar ki kağıtta «Besmele-i Şerif» yazılıdır. Hemen alır, tozlarını temizler ve bir miktar da güzel kokular sürerek yüksekçe bir duvarın üzerine koyar.

O diyarda zühd ve takvası ile meşhur olan bir zat, o gece rüyasında üç defa Hak Celle ve Âlâ Hazretlerini görür ve Hak Teâlâ Hazretleri O’na hitaben:

– Ey kulum! Bişri Hâfî’ye git. O bizim ismimizi tazîmen kaldırdı, biz de O’nun ismini kaldırdık. O bizim ismimizi aziz etti, biz de O’nun ismini aziz ettik. O bizim ismimizi güzelleştirdi, biz de O’nun ismini güzel kıldık, böylece kendisine söyle, haberi olsun, buyurulur.

O zâhid de hemen Bişri Hâfî’nin evine giderek kapıyı çalar. Kapıyı bir cariye açar ve ne istediğini sorar. O da cariyeye şöyle sual eder:

– Bu evin sahibi, köle midir, âzadlı mıdır?

– Âzadlıdır.

– Âzadlı böyle mi olur?

Sonra cariye içeriye gider ve olanları haber verir. Bişri Hâfî de hemen yalın ayak ve başı açık olarak kapıya gelir ve:

– Ya Şeyh! Cariye hata etmiş. Bu evin sahibi, bütün insanların en âsi ve günahkâr olanıdır, der.

Bunun üzerine zâhid, rüyasını anlatır. O anda Bişri Hâfî’nin kalbine hidayet ve inayet yetişerek, şevk ve muhabbet dolar. Tam bir ihlas ile tevbe eder ve derhal mürşid aramaya çıkar. Çıkarken cariyesi:

– Ey efendi, biraz dur da başlığını getireyim.

– Hayır duramam. Zira Cenabı Hak, beni böylece davet etmiş, der ve öylece yola düşer. Ve nihayet bir mürşid-i kâmile bağlanarak, evliyanın büyükleri arasına katılır.

Tebsıra-i Evliya isimli kitabta pek çok kerametleri anlatılmıştır. Onlardan birisi de şudur:

Seyahati zamanında bir gemide giderken, gemi içinde büyük hâcegân ve tüccarlardan çok kimse olup, birisinin kıymetli bir mücevheri kaybolur. İçlerinde Bişri Hâfî’den başka eski elbiseli kimse olmadığından, O’nun aldığını ümid ederler. Ve sana daha güzel elbiseler vereceğiz diye soyup aramaya başladıkları zaman, Bişri Hâfî Hazretleri geminin kenarına gelerek: «Ey balıklar bir cevher getirin.» diye çağırır. Hemen bir çok balık ağızlarında cevherler olmak üzere geminin yanına gelirler.

Daha sonra hâcelere hitaben:

– Kaybolan cevheriniz kadar bunlardan alın, der. Onlar da bu hali görür ve cevherleri alarak, kendisinden özür dilerler.

Birisi de şudur:

Bişri Hâfî’nin dünyadan irtihaline kadar, ayaklarına pislik bulaşmasın diye, Bağdat’da hiç bir hayvan sokaklara bevl etmemiştir. Bir gün bir sipahinin atı bevl ettiği zaman, halk feryad ederek «Bişri Hâfî ya şehirden gitmiştir veya vefat etmiştir.» dediler. Evlerine gidip baktıkları zaman, hakikaten o irtihal etmişti.
dini sohbet,Sohbet,dinichat,;www.Nursohbet.Net
Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

Gücü Çoktur Aslında Anlayana

Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.” (el-Bakara, 153)

Evleneli 15 yıl olmuştu. Eşi anlayışlı, çocuklarına düşkündü. Biri kız, ikisi erkek, cennet çiçeklerini andıran üç tane çocukları vardı. Mutluydular. Her ne kadar kıt kanaat geçinseler de mutlulukları her şeye katlanmasını kolaylaştırıyordu.
Bir gün Rahime Hanım, eşine:

“-Oğullarımızı sünnet ettirelim artık, büyüdüler.” dedi.

Eşi ise buna karşı çıktı. İstiyordu ki, sünnet merasimi, mevlitli bir düğün şeklinde olsun. Çocuklar da hevesini alsın…

Gel gör ki, asgarî ücretle çalışıyordu ve buna imkânları yoktu. En sonunda hanımının ısrarlarına dayanamayıp, çocukları bölgedeki hayır sahiplerinin yaptığı toplu bir sünnette ücretsiz olarak sünnet ettirdiler. Büyük oğulları bir hafta içinde iyileşip, eski sağlığına kavuştu.

Dokuz yaşındaki küçük oğlu ise bir ay aradan sonra zoraki kalkabildi. Ve birkaç gün sonra ateşlendi. Ardından eklem yerleri şişmeye başladı. Bu arada on kilo birden almıştı. Parasızlıktan doktora götüremediler. Üç ay ağrı kesicilerle durdurmaya çalıştılar, olmadı. Sonunda borç parayla doktora götürdüklerinde sanki dünyaları başlarına yıkıldı. Çünkü ciğerpâreleri kan kanseriydi. Bir senede iyileşir umuduyla tedaviye başladılar, üç yıl devam ettiler. İlaçlar ve tedavi masrafları, çok pahalı olduğu için tedaviyi durdurmak zorunda kaldılar. Bu zaman zarfında ellerindeki azıcık birikimleri de sabun köpüğü gibi eriyip gitti. Yıkılan ümitleri, âilede başlayan huzursuzluk da başlı başına yıkıma uğratmıştı hepsini…

Rahime hanım, bir yandan eriyen oğluyla birlikte eriyor; bir yandan da duâlarla yaptığı çeşitli otları gözyaşlarıyla oğluna içiriyor ve:

“-Hadi yavrum iç, şifayı verecek Allâh. O diledi mi, bütün dertlere her şey ilaç oluverir diye…” telkinler veriyordu.

Zavallı beyi de çaresizlikten bunalmış, gülen yüzü, âilesine ve hasta oğluna karşı âdeta diken olmuştu. Rahime hanım artık eşini tanıyamaz olmuştu. Oğlunun hastalığını hep Rahime hanımdan biliyordu. Rahime hanım, güleryüz ve müsâmaha gösterdikçe iyice suçlu oluyordu. Oğlunu yatakta gördükçe:

“-Borçlardan bıktım, siz beni âleme rezil ettiniz!..Ben bunun altından nasıl kalkarım?” diye eline geçirdiği sopayla hasta oğlunu dövmeye başlıyordu.

Ana yüreği dayanamıyor, elinden yavrucuğunu almaya çalışınca; kocası ikisini de dövüp sokağa atıyordu. Sabaha kadar ana-oğul sarmaş dolaş ağlayarak geceyi dışarıda geçiriyorlardı. Rahime hanım hep Rabbine sığınıp duâ ediyordu:

“-Ey merhametlilerin merhametlisi Allâh’ım! Senden başka kapım yok. Bütün kapılar kapandı. Bak, senin mülkünde çaresiz, sana sığınıyorum, yavruma şifâ ver!”

Rahime hanım, kapının önündeki sedirin altına battaniye saklamaya başladı. Bazı geceler dışarı atılınca oğlunu battaniyeye sarıyor ve birlikte kapının yanındaki sedirde geceliyorlardı.
Sıkıntılar bitmiyordu. Rahime hanım annesine gidip yardım istedi. Annesi ise:

“-Çocuklarını bırakıp gel, ben sana bakarım.” deyince, dünyası bir kere daha yıkıldı. Yavrularını kime, nasıl bırakabilirdi?!. Buna yüreği nasıl dayanırdı. Son bir ümit, kaynanasına müracaat etti. O ise duymazdan geldi, ilgilenmedi bile…
Bütün bu sıkıntılara daha fazla dayanamayan Rahime hanım, ümitsizlik içinde beş vakit namazını aksatmaya başladı. Artık her şeyden, herkesten nefret etmeye başlamıştı.

İşte bu sıralarda sâliha bir komşusu zekat ve fitre paralarını toplamış, bir kap yemekle onu ziyarete gelmişti. Zaten sâliha komşuları da olmasa aç geçecekti bütün günleri. Nasihat etmeye başladı Rahime hanıma:

“-Bak Rahime kardeş, biz sana ne kadar yardım etsek, bizimki sınırlıdır. Ama Rabbimizin hazinesi hudutsuz… Sen O’na bağlan, O’ndan iste. Bol bol namaz kıl, duâ et. Teheccüdlerde bir ana olarak çal o kapıyı. Rabbimiz seni kesinlikle geri çevirmez. Onun merhameti, senin oğluna olan merhametinden daha fazladır.” diye teselli etti.

Rahime hanım, Allâh’tan kendisine sabır ihsan etmesini diliyordu, yavrusu için şifâ, eşi için de merhamet!..
Sıkıntılarla dolu bu üç sene hepsinden pek çok şey götürmüştü. Kocası daha önceleri iyi bir insan olmasına rağmen namaz kılmazdı. Şimdi ise çaresizlik, başkasına muhtaç olmak, iyileşmeyen hastalık iyice çileden çıkarmış ve Rahime hanımın yapmış olduğu ibâdetlere karşı alay etmeye kadar götürmüştü, onu… Bir gün sinirleri iyice boşalan kocası, Rahime hanım, gözü yaşlı namaz kılıp duâ ederken kendisiyle alay edip:

“-Sen bol bol havaya konuş, ağla, sana kim yardım eder.” deyip kahkaha attı.
O ise daha bir azimle duâya sarılıyor ve şifalı bitkilerden deniyordu.
“-Rabbim şu otları vesile kıl, şifâ ver.” diye niyaz ediyordu.
Başka bir gün beyi:
“-Yokluktan bıktım, boşanalım.” demek zorunda kaldı. Rahime hanım ise her fırsatta:
“-Sabredelim.” diyor ve bir taraftan yaptığı el işiyle evin geçimine yardımcı olmaya çalışıyordu.

Rahime hanım, birgün çevresinden bulduğu parayla oğlunu kontrole götürünce, doktorlar tahlil sonuçlarını mucize olarak değerlendirdiler. Allâh, Rahime hanımın duâlarını kabul etmişti. Yavrucuğunun hastalığı iyileşmişti.
10 gün sonra Ankara’dan, hastahaneden aradılar ve hastalığının tekrarlamaması için bir ilaç geldiğini ve bu ilacı mutlaka kullanması gerektiğini söylediler. İlacın fiyatı ise o günkü fiyatlarla yediyüz otuz milyondu. Rahime hanımın, duânın gücüne inanmak istemeyen kocası ise sevinç gözyaşları içinde:

“-Duâ et hanım, senin duâlarınla buluruz inşâallah.” diye çalmadık kapı bırakmadı.

Uzun süredir herkesi kuşatan ekonomik sıkıntılar sebebiyle kimseden ses çıkmadı. Birgün hastahâneden bir hemşire arayıp:

“-Ben sizin için iki yüz milyon topladım, siz ne kadar buldunuz.” dedi.
Hiç bulamadıklarını söyleyince, onlara:
“-Haftaya Cuma gününe kadar tamamlayın, haydi siz de biraz gayret gösterin.” dedi hemşire.

Komşularından bir hanım, bir bilezik bağışlamaya söz vermişti. Sonra bir bahane uydurarak vaz geçti.
Perşembe günü olmuş, hiçbir kuruş bulamamışlardı. Bilezik vermeyi vaad eden komşusu o akşam kendilerine uğradı ve yeni bir teklifte bulundu.
“-Ben oğlumu evlendireceğim, size yardım edemem. Yalnız sizin şu hiç kullanmadığınız çamaşır makinesiyle fırını satın alarak yardım etmiş olayım.” dedi.
“-Kaç para verirsin.” dediklerinde;

“-İkisine 100 milyon veririm!..” dedi.
Rahime hanımın deterjan parası bulup da hiç kullanamadığı bu makineyi; açgözlü komşusu böyle bir zor zamanda, yok fiyatına almak istiyordu. Çaresizlik içinde sattılar. Rahime hanım ağladı, yüreği yanmıştı. Kötü komşusunun, kendilerinin zor günlerini istismâr etmesi gücüne gitmişti.
Son bir ümitle, Safranbolu’da oturan bir tanıdıklarına telefon açıp onlardan yardım istediler. Onlar da:

“-Ümit vermiş olmayalım, ama araştıracağız.” dediler. Rahime hanıma, beyi:
“-Uğraşma, kimse yardım etmez!” diyordu. Rahime hanım gözyaşları içinde duâya yöneldi.
Gece geç saatlerde telefon çaldı. İsminin Zehra olduğunu söyleyen bir hanım, adreslerini isteyip âcil para göndermek istediğini söyledi. Ankara’ya gidecek yol paraları olup olmadığını sordu, Zehra hanım.
Rahime hanım, utanarak:

“-Yok!..” deyince, yol masrafı için de ayrıca para gönderdi.
Hemen hastahaneye telefon açıp parayı bulduklarını söylediler. Gözyaşları ve şükür duâları arasındayken bir zarf geldi, içindeki para da tamdı.
Sabahın ilk ışıklarıyla otobüse binilip hep birlikte hastahaneye gidildi. Rahime hanımın oğlu, ilk kez ağlamadan sedyeye yattı ve:

“-Anneciğim bu son, bir daha gelmeyeceğiz değil mi? Allâh bana para gönderen teyzeden râzı olsun, onun da en zor ânında yetişsin!” dedi.

Anne-babası da gözyaşları içinde duâya iştirak ettiler.

Hastahanede geçen birkaç günden sonra Rahime hanım, oğluyla eve geldiklerinde, kızı ve oğlu sevinçle karşıladı gelenleri…
Rahime hanım, babalarının nerde olduğunu sordu. Çocuklar da iki gündür ekmek alamadıklarını, babalarının evdeki bakır tencereleri satıp ekmek getireceğini söylediler. Derken babaları geldi. Gözleri gülüyordu. 10 tane ekmek almıştı. Sevinç içinde:
“-Yanına bir çay demleriz, bu gün doyacağız çocuklar…” dedi. “Allâh’a şükür, zor günler geride kaldı.”
Rahime hanım, günlerce uykusuz kaldığı için kanepede uyuyup kalmıştı. Gözlerini açtığında beyi, gözyaşları içinde namaz kılıyordu. Namazdan sonra ellerini kaldırıp:

“-Rabbim beni affet, uzun ömür ver. Çalışayım borcumu ödeyeyim, sana iyi bir kul olayım. Rabbim sâliha eşimden de râzı ol, eğer onun sabrı ve Sana olan tevekkülü olmasaydı, ne yapardım?!. Bize para gönderen tanımadığımız kuluna da daha bol mal-mülk ver, hayır ve hasenâtını da devam ettir. Âmin.” dedi.

“(Rasûlüm!) De ki: (Kulluk ve) yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?”
(el-Furkan, 22)
dini sohbet,Sohbet,dinichat,;www.Nursohbet.Net

Darbeyi Yapmak isteyen Güçler..

Merhaba Arkadaşlar Yazımıza Kaldığımız yerden devam ediyoruz.Anlamak istemediler bir şekilde. Ülkemizin iyi gidişatının Engellenmesini istediler.. Bunun Kısa örneği 17-25 Aralıktaki Mali Darbe vurma şekli.. Bunu yapabilmeleri için ülkemizin önemli mevkilerine zamanında sızmış olan bu örgüt, Syn Cumhurbaşkanımızın Kendilerinin ”Kötü Niyetli”olacaklarını düşünmedi. Çünkü Onlarında Alınları Secdeye Değdiğini Düşünerek bunları yapacaklarını düşünmemiştir..
Fakat bu insanlar Dershanelerin Kapanmasından sonra,Kendilerine iyilik yapan insanları kötülemeye başlamışlar ve onlardan intikam alabilmek için elinden geleni yapmaya başlamışlardır. Her türlü deneyimde bulundular fakat başaramadılar.. Bir şekilde Cevaplarını Aldılar.. En son olarak 15 Temmuz Gecesi Darbe Kalkışması ile Emellerine Ulaşmak istemişlerdir.. Fakat Bu Aziz Milletimizin Buna müsahade Etmemiştir..Bu Örgüt Başını Devlet olarak istiyoruz Fakat, Kendi emelleri ortaya çıkacağından dolayı vermemekte Direnmektedirler..
Nasıl ki Zamanında Pkk Elebaşını vermediler işleri bittikten sonra Şartlı olarak Ülkemize verdiler ise bu Örgüt liderinide bu şekilde vereceklerini düşünmekteyim.. Bu tarz Örgütler Her Zaman Yabancı Güçler Tarafından Kurul ve Kullanıldıktan sonra Atılırlar bir şekilde.. Amaç Belli Her Zaman..
Türk ve Müslümanlar ilerlemesin Hep bizlere Hapis olsun bizim emirlerimizin altından Çıkmasınlar.. Maalesef artık geç kaldınız..
Dini sohbet,DiniChat,Sohbet;www.Nursohbet.net

Çinli Kardeşim..

Yıl 2005… Şubat ayının sonları. Çin’in değişik bölgelerinden on kişi İstanbul’a gelir. Bunların ortak özelikleri yeni Müslüman olmalarıdır. Umre için İstanbul üzerinden Arabistan’a gideceklerdir. Kimi yirmi gün önce, kimi bir ay, kimi iki ay önce Müslüman olmuştur. Ne yeterince İslâmî bilgileri, ne de yapacakları umre ile ilgili bir bilgileri vardır. Yanlarına, kendilerine yardımcı olacak, hem Çince’yi, hem Arapça’yı iyi bilen, hem de İslâmî bilgisi olan birini rehber olarak alacaklardı. Türkistan’daki Çin zulmünden kaçıp İstanbul’a yerleşmiş bir Uygur kardeşimiz, bu on Çinliye rehber olur. Bundan sonra hâdiseyi bu kardeşimizden dinleyelim:
“Yeni Müslüman olmuş bu on Çinli ile birlikte yola çıktık. Kısa zamanda aramızda iyi bir dostluk kuruldu. Yeni Mü’min olmuş bu insanlar, büyük bir heyecan yaşıyorlardı. Hiçbirinin İslâmî bilgisi yoktu. Hatta namazda okuyacakları sûreleri bile bilmiyorlardı. Namazlarda sadece “Elhamdülillah, Allahu Ekber” diyebiliyorlardı. Önce Mekke’ye gittik. Kâbe’de onların hâli görülmeye değerdi. Yeni doğmuş çocuklar gibiydiler. Kah ağlıyor kah gülüyorlardı.

İsimlerini değiştirmiştik: Muhammed(Çan Çing), Hasan(Çun Fang) gibi her biri yeni ismi ile çağrılıyordu. On Çinli kardeşimizden biri olan Muhammed’te bir farklılık vardı. Bu durum dikkatimi çekmişti. Her namazını gözleri yaşlı olarak bitiriyordu. Bir gün Muhammed sordu:

– İçki nedir, İçkiye dinimiz nasıl bakar?
– Rabbimiz içkiyi kesin olarak yasaklamıştır, içilmesi, yapılması, taşınması, satılması yasaktır.

Kaldığmız otele gelmiştik. Muhammed bir telefon edeceğini söyledi ve ona memleketine telefon etme imkânı sağladık. Çin’deki kardeşini arıyordu. Kardeşine aynen şöyle diyordu:

– İçki fabrikamızı kapat, Allah’ımız öyle emretmiş. Bize bu emre uymak düşer.

Kardeşi bunu yapamayacağını, birçok bağlantısının olduğunu, durup dururken kapatırlarsa, yüz binlerce dolar zarar edeceklerini, hiç olmazsa kendisine biraz zaman vermesini söyler. Fakat Muhammed kararlıdır:
-Allah emretmiş, bize uymak düşer. Fabrikayı hemen kapat, ben gelince borçları hallederim.

Mekke’deki ziyaretimizi bitirdik ve Medine’ye gittik. Medine’de bir sabah namazı. Efendimizin “Burası cennet bahçesidir” buyurduğu yerde sabah namazının farzını kılıyoruz. Muhammed benim yanımda. Diğer Çinli kardeşlerimizle aynı saftayız. Muhammed secdeye varıyor ancak bir daha kalkmıyor. Biz namazı bitirdiğimiz halde o hâlâ secdede. Zannettim ki Muhammed secdede kendinden geçti. Ancak uzun süre beklememize rağmen kalkmayınca merak ettim. Seslendim. Cevap vermedi. Tekrar seslendim yine tepki yok. Tedirgin oldum. Elimi uzattım, omzuna dokundum ve hafifçe çekeyim dedim ki, sağ tarafının üzerine yuvarlanıverdi. Hemen ambulans çağırdık, hastaneye götürdüler. Biz de arkasından gittik. Hastanedeki ilk muayenede çoktan vefat ettiğini söylediler. Muhammed’i hastanenin morguna kaldırdılar. Çinli kardeşlerimle birlikte hastanenin önünde ne yapacağmızı bilemez bir hâlde üzüntü içinde bulunuyorduk. O sırada bir araba ile makam mevki sahibi biri olduğu anlaşılan bir zat geldi. Herkes onu hürmetle karşıladı, sonradan öğrendik ki bu zat Medine’nin ileri gelen yöneticilerinden biri imiş. Hastane yetkililerine sordu:

– Bugün burada ölen bir Çinli var mı?

– Evet, dediler.

Biz de meraklanıp,

-Biz O Çinli’nin arkadaşıyız. Neden sordunuz?” diye sorunca şu açıklamada bulundu:

-Dün gece Efendimiz rüyamda bana göründü ve buyurdular ki,

‘Yarın burada bir Çinli kardeşim vefat edecek, onun cenazesi ile ilgilenin’

Bir anda her şey değişti. Muhammed’i morgdan aldılar, bir devlet yetkilisi defnedilir gibi defnedildi.”
dini sohbet,Sohbet,dinichat,;www.Nursohbet.Net

Edersen Şayet..

Bir gün Kettânî, namaz kılarken bir hırsız gelip, omuzundaki elbisesini aldı ve satmak için pazara götürdü, ama eli derhal kurudu. Ona;

“Senin yapacağın iş, bunu geri verip, sâhibinin duâsını almandır. Senin için duâ ederse, Allahü teâlâ senin elini iyileştirir” dediler.

Bunun üzerine hırsız geri geldiğinde, Kettânî hâlâ namazda idi. Aldığı elbiseyi Kettânî’nin omuzuna koydu ve namazını bitirinceye kadar oradan ayrılmadı. Namazını bitirince ayaklarına kapanarak yalvardı ve hâlini anlattı. O zaman Kettânî;

“Allah’a yemîn ederim ki elbisemin ne götürülmesinden, ne de getirilmesinden haberim var.” dedi ve; “Allah’ım! O, onu götürmüş ve getirmiş, sen de ondan aldığını geri ver.” diye duâ edince, hırsızın eli iyileşti.
dini sohbet,Sohbet,dinichat,;www.Nursohbet.Net

Darbe Neden Yapılmak İstendi..


Merhaba Arkadaşlar Birazdan Yazacaklarım ve Yazdıklarım Tamamen Şahsi Düşüncem Ve Görüşümdür..

Ülkemizde Yapılanlar ve Yapılması istenilenler aslında algılamak ve görmek Çok zor Bir durum değildir,ama bunu sadece insanin istemesine bağlıdır..
Şimdi 2003 Yılından itibaren Ülkemizin Kalkınmasını İsteyen Çabalayan Syn.Cumhurbaşkanımız’dan Başlayarak gelinen Noktaya Tek tek Göz atalim.. Syn.Cumhurbaşkanımız 2002 Yılında Ülkemizin Başına Başbakınımız olarak geldiğinde ülke ekonomisi,İMF,Hastaneler,okulların düzeltilmesinden Hepsi ile mücadelesinde Güzel ve başarılı oldu.. Hataları yokmudur elbette vardır,hiç bir zaman ”Hatasız Kul yoktur”.. Sayın Cumhurbaşkanımız Terör ile Mücadele Konusundada Silahlı mücadelenin yanı sırada Masada da mücadelede gerekli çabaları ve gaayretini göstermiştir. Syn Cumhurbaşkanımız Şuanda Tutuklu bulunan HDP Millet vekillerine ve Dağdaki Teröristlere, Altıntepside bir Fırsat sundu.. Çözüm süreci gibi bir süreç başlattı..Bu süreç içerisinde Ülkemizin Çatışmalardan uzak durmasını ve Aslında Olmayan Bir Sorunun Yıllarca Süren ve Dış güçler Tarafından Sorunmuş Gibi gösterilen ”Kürt” Sorununu Çözümlemekte Kararlıydı.. Aslında Ülkemizde Yaşayan Kürt,Azeri,çeçen,Zaza vb Vatandaşlarımızın Sorunu Yoktu ama hep Vatandaşlarımız üzerinden yapılan Algılar ve operasyonlarla Ülkemizin Dağılmasını istediler.. Hemen Şöyle Kısaca Toparlamaya geçelim..Cumhurbaşkanımız güzel bir sunumlarda bulundu, Hiç bir zaman Rahmetli Turgut Özal Harici yapılmayanları yaptı ve TRT’de Kürt vatandaşlarımız için TRT6 Kanalıı Açtı,Kürt Vatandaşlarımızın Ana dillerini öğrenmeleri için özel dershaneler kurulmasını sağladı..Fakat bunun değerini anlamadılar ve Anlamamak için elinden geleni yaptılar..
Bu akşamlık yazımızı yarıladık..
Devamı gelecek…
dini sohbet,Sohbet,dinichat,;www.Nursohbet.Net

Adalet..

Emevi halifelerinin büyüğü Ömer b. Abdülaziz Hazretleri, devlet başkanlığı sırasında kul hakkı ve sosyal adalet hususunda çok titiz davranırdı. Gece çalışmalarında ayrı işlere tahsis ettiği iki kandili vardı. Bunlardan birini kendi özel işleriyle ilgili notları yazarken kullanır, öbürünü ise devlet ve millet işleriyle ilgili yazışmalarda kullanırdı. Halife, birden fazla gömleği olmayan, varlıksız biriydi.
Yakınlarından birisi Ömer b. Abdülaziz’e bir elma hediye göndermişti. O da elmayı biraz kokladıktan sonra sahibine geri gönderdi. Elmayı geri götüren görevliye şöyle dedi:

– Ona de ki, elma yerini bulmuştur.

Fakat görevli itiraz edecek oldu:

– Ey müminlerin başkanı! Rasulullah Aleyhisselâm hediye kabul ederdi. Bu elmayı gönderen de senin yakınlarındandır.

Halife cevap verdi:

– Evet ama, Rasulullah s.a.v.’e verilen hediye idi. Bize gelince, bize verilen hediyeler rüşvet olur.

Valilerin maaşlarını çok bol verirdi. Sebebini şöyle açıklardı:

– Valiler para sıkıntısı çekmezler, bütün ihtiyaçları karşılanırsa, kendilerini halkın işlerine vakfederler.

Bir gece halifenin yanında bir misafiri vardı. Kandilin yakıtı tükenmişti. Misafir dedi ki:

– Hizmetçiyi uyandıralım da kandilin yağını koyuversin.

– Hayır, bırak onu uyusun. Ben ona iki ayrı işi yaptırmak istemem.

– Öyleyse ben kalkıp kandile yağ koyayım.

– Olmaz, misafire iş gördürmek yiğitlikten sayılmaz.

Kendisi kalktı, kandilin yağını koyup yerine döndü ve şöyle dedi:

– Ben kalkıp iş yaparken de Ömer’dim; gelip oturdum, yine aynı Ömer’im.

İki buçuk yıllık halifelik döneminde İslâm aleminde adaleti hakim kılmıştı. Büyük dedesi Hz. Ömer r.a. gibi adalet ve basiret sahibiydi. Henüz kırk yaşlarında iken onu çekemeyenler tarafından bin dinar altın para karşılığında hizmetçisi eliyle zehirlenmişti. Hizmetçisi suçunu itiraf ettiğinde, Ömer b. Abdülaziz, paraları adamdan alarak devlet hazinesine koymuş, kendisini serbest bırakmış, öldürülmekten kurtulması için de kaçmasını söylemişti.
dini sohbet,Sohbet,dinichat,;www.Nursohbet.Net

Kuş..

Tamahkârın yakaladığı küçük kuş der ki:
– Beni ne yapacaksın?

– Kesip yiyeceğim.

– Benim bir lokmacık etim, ne karın doyurur, ne de bir derde deva olur. Beni bırakırsan sana üç mühim nasihatte bulunurum.

– Nasihatleri söylersen seni bırakırım.

– Birini elinde iken, ikincisini şu ağaca konunca, üçüncüsünü de karşı tepeye varınca söylerim.

– Peki birincisini söyle!

– Elinden çıkan şeyin hasretini çekme!

– İkincisi ne?

Kuş, ağaca konunca der ki:

– Olmayacak şeye inanma!

– Üçüncü nasihati söyle! Kuş karşı tepeye varınca der ki:

– Sen ne ahmaksın, benim kursağımda ellişer gramlık iki tane inci vardı. Beni kesseydin, bu incilere malik olacaktın.

İnci sözünü duyar duymaz, tamahkâr, hemen oraya yıkılıp kalır. Eyvah diyerek dövünmeye başlar. Sonra der ki:

– Haydi üçüncüsünü söyle!

– Sen iki nasihati hemen unuttun. Üçüncüsünü söylesem ne faydası olacak?

– Söyle belki bunu unutmam.

– (Elden çıkan şeye üzülme) dedim, beni bıraktığına üzüldün, (Olmayacak şeye inanma) dedim. Etimle, kemiğimle, 100 gram gelmezken, kursağımda elli gramlık iki tane inci olduğuna inandın.

– Üçüncü nasihati söylemeyecek misin?

– Ahmağa nasihat kâr etmez. Tamah insanı kör ve sağır eder. Hakikati görmeye mani olur.
Dini sohbet,Sohbet;www.Nursohbet.Net

Baykuşlar..

Adaletiyle meşhur İran hükümdarlarından Nuşirevan tahta geçtiği ilk yıllarda, halka karşı o kadar zalim ve gaddarca davranmış, o kadar zevk-ü sefasına düşkünmüş ki, millet artık canından bıkar hale gelmiş, en ufak ses çıkaran olsa kellesi gidermiş. İşte bu zalim hükümdar Nuşirevan, bir gün maiyetiyle beraber ava çıkmıştı. Yanında gayet zeki bir de veziri vardı. Avlanırken bir ara diğerlerinden ayrılan hükümdar, yanında veziri olduğu halde bir suyun başına varıp atından indi ve bir müddet istirahata çekildi. Yeşillikler üzerinde otururlarken, iki baykuş gelip yakınlarına kondu ve ötmeye başladılar.
Baykuşların o nağmeleri Nuşirevan’ın hoşuna gitmiş olacak ki, vezirine:
-İnsan şu kuşların dilinden anlasa da ne dediklerini bilse… Kimbilir bu kuşlar şimdi neler söylüyorlardır? dedi.

Vezirin, derdini anlatması için büyük fırsat doğmuştu:

-Sultanım ben bu kuşların ne dediklerini biliyorum. Eğer müsaade eder ve beni bağışlarsanız, bu kuşların ne söylediklerini size bildireyim, dedi.

Nuşirevan, hayretle:
-Gazabımdan emin olabilirsin, anlat, dedi.

Vezir:
-Sultanım affınıza sığınarak arzediyorum. Bu kuşların birisi, diğerinin kızını oğluna istiyor. Öbürü de; tabiiyeti icabı kızımı sana veririm, yalnız başlık parası olarak bir harabe isterim, diyor. Oğlanın babası ise bu halinden memnun vaziyette; deliye bak, Nuşirevan hükümdar olduğu müddetçe, ben sana bir değil on harabe veririm. Yeter ki sen kızı oğluma ver diyor. İşte padişahım kuşların konuştukları bundan ibarettir, dedi.

Nuşirevan vezirinden memnun olmuştu, ne demek istediğini anladı ve doğruca avdan sarayına dönerek, o andan itibaren hal ve vaziyetini tamamen değiştirdi. Öyle adil, öyle halkını gözetir oldu ki öleceği zaman Nuşirevan’ın memleketinde bir tane harabe kalmamış, her yer mâmur ve müreffeh olmuştu.

Dini sohbet,Sohbet;www.Nursohbet.Net