İslami Sohbet Odaları

Sohbet Odalarına Şimdi Bağlan

Sohbet odalarımızda dini konularda sohbet edebilir,
aklınızda ki soruları kullanıcılarımızla görüşebilirsiniz.

 

 

 

Dini Sohbet Videoları

Çeşitli Konularda Dini Sohbet Videoları

Hocalarımızdan daha iyi bir Müslüman olabilmemiz için
yapılan sohbetlere ulaşabilirsiniz
.

NB Genel

Tevazu..

Dini Hikayeler
Ahmed Rufai Hazretleri, bir gün talebelerine:
– İçinizde kim bende bir ayıp görüyorsa bildirsin, dedi.
Müritlerinden biri:
– Efendim, sizde büyük bir ayıp var, diye cevap verdi.
Ayıbını talebesine soracak kadar kendini aşmış bu mütavazi insan hiç kızmadı, talebesi böyle söylüyor diye üzülmedi, belki sadece ayıbından kurtulabilmek ümidiyle sordu:
– Söyle dedi, kardeşim, o ayıbım nedir?
Talebe gözleri dolu dolu:
– Bizim gibilerin size talebe olması, dedi.
Bu söz gönüllere çok tesir etmiş, sohbette bulunan herkes ağlamaya başlamıştı. Ahmed Rufai Hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece;
– Ben sizin hizmetçinizim, ben hepinizden aşağıyım diyebildi.

Evet, keşke insanlar tabi olanlara bakıp, tabi olanlarda, tabi olunanı aramasalardı… Zira hem dün, hem bu gün o altın halkayı temsil eden büyüklerin etrafındaki insanlar, ne denli nezih olurlarsa olsunlar, onları gösterebilmekte çok acizdirler. Bugün dahi, bir büyük gönül erinin yanına gelip giden insanlar; idareciler, gazeteciler, din adamları, “Talebelerinin ufku hocalarının çok gerisinde.” demektedirler. Zaten, o cevher farkıdır ki, sair madenleri kirlerinden arındırır.

MehmetAkar, Mesel Denizi, Nil Yayınları, İstanbul
Dini sohbet,Sohbet;www.Nursohbet.Net

Altınlar..

Yalova’da bir imâm vardı ki, Yahyâ Efendiyi büyük bilir ve çok severdi. Zaman zaman ziyâretine gelirdi. Bu imâmın çoluk çocuğu kalabalık olup, maddî sıkıntı içindeydi. Fakat o sabreder fakirliğini gizler, kimseye bir şey söylemezdi. Bir gün yine Yahyâ Efendi hazretlerini ziyârete geldi. Selâm verip huzûrunda oturdu. O sırada dergâh tenhâ olup, kimseler yoktu.
Yahyâ Efendi ona;

– Ey temiz insan! Gel seninle bahçede biraz dolaşalım. Allahü teâlânın lütfunun sonu yoktur, buyurdu.
Berâberce çıktılar. Bir yere geldiklerinde, Yahyâ Efendi;

– Sen bize candan bağlısın. Şimdi sana Allahü teâlânın lütfuyla bir iş göstereceğim. Böylece gönlündeki fakirlik sıkıntısı kalmayacak. Fakirlik ateşini söndürmüş ve seni sevindirmiş olacağız, buyurdu.
Sonra yere asâsını vurdu ve;

– Burasını kaz! dedi.
İmâm Efendi orasını açtığında, içinden bir küp altın çıktı. Ona;

-Ne durursun, fakirlik hastalığına çâredir. Bunları sana sonsuz hazîneler sâhibi Allahü teâlâ gönderdi. İstediğin kadar al, buyurdu.
İmâm Efendi bunları heybesine doldurdu. Yahyâ Efendi ona;
-Ey İmâm Efendi! Dünyâ üzüntüsünü gönlüne sakın koyma. Bunları hayırlı işlere sarfedersin. Yalnız bu sırrı kimseye söyleme. Şâyet anlatırsan o zaman bunlar elinden çıkar, aldırırsın, buyurdu.
İmâm Efendi de;

-Efendim, ben bu işe çok şaştım! Bu kadar altınla memleketime nasıl dönerim. Yollarda haramîler, eşkıyâlar var. Korkarım ki bunları benden alırlar. Nasıl varacağımı bilemiyorum, dedi.
Bunun üzerine Yahyâ Efendi;
-Sana kimse zarar veremez. Bu senin nasîbindir. Var selâmetle git, buyurdu.
İmâm Efendi vedâ edip yola çıktı. Hakîkaten başına hiçbir şey gelmeden Yalova’ya vardı. Kendisini hanımı karşıladı. Heybedeki altınları görünce, hayretler içinde kaldı ve;
-Bunları nereden buldun? diye sordu.
O da;
-Bu işi sana açıklayamam. Sâdece Allahü teâlânın ihsânı olarak bil! dedi.
İmâm Efendi bundan sonra etrâfına yardım etmeye başladı. Hem yedi hem yedirdi. Ömrü hayır yapmakla geçti.
İnsanlar onun hakkında;
-Nereden buluyor bunları?” demeye başladı.
Bâzısı da;
-Birisinden emânet almış gâlibâ!

Kimisi de;
-Anlaşılan defîne bulmuş, dedi.
Herbiri bir şey söyledi. Netîcede İmâm Efendi hastalandı. Hastalığı ilerleyince, komşularını başına çağırdı ve onlara;

-Size bu malı nereden bulduğumu açıklamak istedim. Bunun elime girmesine sebep, Yahyâ Efendi hazretleridir. Bugüne kadar kimseye söylemedim. Zîrâ bana, söyleme gizle demişti. Şimdi ise ömrümün sonu yaklaştığından onun kerâmeti unutulmasın diye söylüyorum, dedi ve Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti.

Dini sohbet,Sohbet;www.Nursohbet.Net

Belkıs..

Kızım, bana; “Anneciğim en sevdiğin kız ismi nedir?” diye sorunca, “Belkıs” dedim.
“-Belkıs da ne demek, hiç duymamıştım!” deyince Kur’ân-ı Kerim’de bahsedilen Sebe’ melîkesi (kraliçesi) Belkıs’ı anlatmaya başladım. Bu Kur’ân Kıssası, zamanın mal-mülk sevdası içinde unutulup giden gerçek saltanatın, yani “kulluk serveti”nin bilinmesi için âhir zaman Belkıslarına ithaftır.

* * *

Zaman; emrine rüzgârların, evcil ve yabânî hayvanların, insan, cin ve kuşların verildiği, peygamberlik ve hükümdarlık lütfunun yanında, dünya saltanatının ayaklarının altına serildiği, kalbi ilim ve şükür ile dolu, “Bizi, mü’min kullarının çoğundan üstün kılan Allâh’a hamdolsun.” diye niyaz eden Hazret-i Süleyman -aleyhisselâm-‘ın devriydi.

Saltanatı o kadar büyüktü ki, orduları dillere destandı. Ordusu üç kısımdan oluşurdu. Birinci grup cinlerdi, ikinci grup insanlar, üçüncü grup ise kuşlardan ibaretti. Hayvanların ve kuşların dilini bilen Süleyman -aleyhisselâm- cinleri gizli işlerde, insanları ülke savunmasında, kuşları da haberleşme, yol bulma ve su bulunan yerlerin tesbitinde kullanırdı.

Rivâyet olunur ki, Süleyman -aleyhisselâm- hacca gitmiş, ülkesine dönerken çölde erkânıyla birlikte konaklamıştı. Su bulması için Hüdhüd kuşunu vazifelendirmek istemiş, ama onu bulamamıştı. Kendisinden izin almadan ortadan kaybolan Hüdhüd’ün hemen bulunmasını emretti. Kısa bir müddet sonra Hüdhüd gelince:

“-Ey Hüdhüd, eğer geçerli bir mazeret ortaya koyamazsan, sana ağır bir ceza vereceğim!..” dedi.

Bunun üzerine Hüdhüd:

“-Sen ilim ve hikmet sahibi bir peygamberken bak, sana bilmediğin bir bilgi getirdim. Yemen’de Sebe’ ülkesinden geliyorum. Orada kraliçenin yönetimindeki halk, zenginliğin verdiği şımarıkla şeytana uymuşlar ve güneşe tapıyorlar.” dedi. “Ayrıca bu kraliçenin muhteşem bir tahtı da var.” diye ekledi.

Hazret-i Süleyman -aleyhisselâm- Hüdhüd’ün bu sözleri karşısında, önce kendi acziyetini hissetti. Kendisine nice saltanat, ilim ve kudret verilmiş olsa da, kendisinin de âciz kaldığı hususlar vardı. İşte küçücük bir kuş, kendisinin hiç haberi olmayan şeyleri söylüyordu.

Hüdhüd’e ceza vermekten vazgeçti, ancak onun söylediklerinin doğruluğunu da test etmek istiyordu.

“-Çağdaşım olan bu kraliçeye bir mektup yazacağım; bu mektubu, onun tahtına bırak ve uzaktan onları izle ve bana olup bitenler hakkında haber getir!..” dedi.

Belkıs, göz kamaştıran bir arap güzeli idi. İnci ile süslenmiş zarif elbisesini, zümrütten tacı ile tamamlamış, etrafına ışık saçarak tahtına yaklaştı. Tahtının üzerinde bir mektup vardı. Şaşırdı, o mektubun oraya bırakıldığını kimse görmemişti. Mektubu okumaya başladı:

“Bu mektup Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla başlar;

Ey melîke; duyduğuma göre, Allâh’ı bırakıp şeytanın yoluna boyun eğmiş ve güneşe tapar olmuşsunuz. Bir tek olan Allâh’a îmân edin! Doğrusu, bana baş kaldırmayın; teslimiyet göstererek bana gelin…”

Melike Belkıs, hemen 310 kişiden oluşan danışma kurulunu toplayıp onlara mektubu okudu. Hüdhüd, sarayın penceresinden onları dikkatle izliyordu. Melîke, etrafındaki avânesine:

“-Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir veriniz! Bilirsiniz, size danışmadan hiçbir şeyi kesip atmam. Görüşleriniz benim için kıymetlidir.” dedi.

Önce savunma kumandanı söz aldı:

“-Ey melîkem!.. Bizler güçlü-kuvvetli kimseleriz; ordularımız zorlu savaş erbabıdır. Savaşabiliriz, ama son kararı melîkemiz bilir!..” dedi.

Diğerleri de buna yakın beyânât verince çok akıllı ve firâset ehli olan Kraliçe Belkıs, son sözü aldı ve şöyle dedi:

“-Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi orayı perişan ederler, altını üstüne getirirler. Başlar ayak takımı olur; esir düşer rüsvay olur. Herhalde bu kadar saltanat ve güçle Kral Süleyman da bize gâlip gelmiş olsa böyle yapar!.. Ben şimdi elçilerimle ona hediyeler göndereceğim bakalım bana ne haberler getirecekler.” dedi.

Hüdhüd, hemen havalandı ve Hazret-i Süleyman -aleyhisselâm-‘ın yanına vardı. Olanları tek tek anlattı. Belkıs’ın elçileri de çok geçmeden Kudüs’e, kıymetli hediyelerle geldiler. Kendilerince çok kıymetli olan bu hediyeler, Hazret-i Süleyman’ın saltanatı yanında bir testi su gibi kalmıştı. Elçiler, Hazret-i Süleyman’ı ve sahip olduğu saltanatı gözleriyle müşâhede etme imkânı buldular. Vahşi hayvanlar, Hazret-i Süleyman’ın dizinin dibinde kedi gibi yatıyorlar, kuşların biri girip Hazret-i Süleyman’ın kulağına bir şeyler fısıldıyor, o gidiyor, başka biri haber getiriyordu. Eliyle rüzgârı âdeta evirip çeviren Süleymen -aleyhisselâm-, elçilere:

“-Siz bana mal ile yardım etmek mi istiyorsunuz?” diye sordu. “Allâh’ın bana verdikleri, size verdiğinden daha hayırlı ve çoktur. Buna rağmen siz hediyelerinizle böbürlenirsiz ha…” dedi. Ardından hiddetle:

“-Melîkenize varın ve deyin ki «İyi bilsinler ki, kendilerine asla karşı koyamayacakları ordularla gelirim. Allâh’a îman etmeyen o kimseleri, hor ve hakîr olarak oradan çıkarırız!..»” dedi.

Korku ile saraydan uzaklaşan elçiler, gidip gördüklerini ve duyduklarını kraliçeleri Belkıs’a anlattılar. Belkıs, sarayının ileri gelenleri ile Süleyman -aleyhisselâm-‘ı ziyaret etmek isteğini bildirdi. Onun peygamberliğini ve dinini tetkik etmek için yola çıkmaya karar verip hazırlıklarına başladı. Ama gözü gibi baktığı ihtişamlı tahtını, bu yolculuğa çıkmadan önce emniyet altına almak istedi ve onu hazine dairesine saklattı. Üst üste üç kapıyı kilitletip başlarına onlarca nöbetçi koyduktan sonra huzurla Kudüs’e doğru yola çıktı.

Bu sırada Süleyman -aleyhisselâm- da onu karşılamak için hazırlıklara başlamıştı. Onu, daha ilk bakışta teslim alıp boyun eğdirmek için çok kıymet verdiği tahtını, Kudüs’e, ondan önce getirtmeyi düşündü. Etrafında bulunan vezirlere, cinlerin ileri gelenlerinde ilim ve hikmet ehli insanlara dönerek:

“-Kim Melîke Belkıs gelmeden evvel, bana onun Yemen’deki tahtını getirebilir.” Diye sordu. Emrindeki cinlerin başı:

“-Ben sen tahtından kalmadan evvel, onu senin huzuruna getirebilirim.” dedi.

Kendisine Allah tarafından ilim ve hikmet verilmiş Vezir Asaf bin Berhiya da:

“-Ben “tarfetü’l-ayn”, yani göz açıp kapayıncaya kadar onu buraya getiririm.” dedi. Ve daha sözü bitmeden Belkıs’ın tahtını, Süleyman -aleyhisselâm-‘ın huzuruna getirdi.

Bu ilâhî lütuf büyüklüğü karşısında Hazret-i Süleyman, büyük bir tevâzu ve hiçlik içinde:

“-Bu…” dedi, “şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için Rabbimin gösterdiği lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük eden de ancak kendisi için… Nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbim müstağnîdir ve çok kerem sahibidir.” dedi.

Tahtın getirildiği mesafe, bir aylık yürüme mesafesi idi.

Daha sonra vezir ve yaverlerine dönerek:

“-Bu tahtı, ilk anda tanınmayacak şekle sokun; bakalım kraliçe kendi tahtını tanıyabilecek mi?” dedi.

Melîke Belkıs, uzun bir yolculuğun ardından Hazret-i Süleyman’ın sarayına yaklaşınca sarayın şa’şasından âdeta büyülendi. Süleyman -aleyhisselâm- onu sarayına dâvet edince biraz duraksadı. Adımını atacağı yerde sular akıyor, rengârenk balıklar suyun berraklığından açıkça görülüyordu. Islanmasın diye eteğinin uçlarını topladı, ipek şalvarının paçalarındaki elmaslar parlıyordu. Ayağını attı ve çok şaşırdı; ayağı suya batmamış, âdeta suyun üzerinde yürür gibiydi… Şaşkınlıkla Süleyman -aleyhisselâm-‘a bakınca, O:

“-Suyun üstünde billur camdan yapılmış şeffaf bir zemin var. Eteğini toplamana lüzum yok!..” dedi.

Billur köşkün içine giren Melîke Belkıs, hayretler içinde bu saltanatı incelerken gözü bir tahta takıldı. Hazret-i Süleyman da onun tahtı fark etmesini istiyordu.

“-Bu senin tahtına benziyor mu?” diye sordu.

Belkıs, tahtını özel olarak yaptırmış, yola çıkmadan önce güvenli bir şekilde korunması için binbir tedbir almıştı. Yine de bu kadar benzerliğe şaşırdı ve:

“-Sanki o!..” diyebildi.

Süleyman -aleyhisselâm- gördüğü tahtın, onunki olduğunu söyleyince, Belkıs artık acziyetini itiraf etti ve:

“-Rabbim, ben gerçekten kendime zulmetmişim. Artık Süleyman ile beraber âlemlerin rabbi olan Allâh’a teslim oldum.” dedi.

Yanındakiler de onunla birlikte îman ettiler. Bir rivayete göre Hazret-i Süleyman -aleyhisselâm’-ın evlilik teklifini de kabul Belkıs, dünya saltanatını, âhiret saltanatına çevirme akıl ve firâsetini göstermiş oldu.

Dini sohbet,Sohbet;www.Nursohbet.Net

Vakıf..

Ahmed Câmî hazretlerinin bir zaman canı zerdâli istedi. Nefsine; “Bir yıl oruç tutarsan zerdâli veririm.” dedi. Nefsi bunu kabûl etti. Bir yıl oruç tuttu. Bir yıl, tamam olunca nefsi seslenip; “Ben hizmetimi bitirdim. Sen de verdiğin sözü yerine getir!” diyordu. Babadan miras kalan bir bağı vardı. Oraya gitti. Bağda bir hayvan öldürülmüş ve karnı deşilmişti. Mîdesinde çiğnenmeden yutulan zerdâliler vardı. Onlardan bir tane alıp temizledi. Nefsi feryad edip; “Senin bana vermeyi söz verdiğin zerdâli böyle hayvan mîdesinden çıkarılan zerdâli değildi.” dedi. “Bu da zerdâlidir. Eğer îtirâz edersen, bunu da vermem.” dedi. Nefsi kabûl etmedi. “Tek bana bunu verme! Başka bir şey istemem.” dedi. Sonra birkaç tâne zerdâliyi daldan kopararak eline aldı.

Dostu Ebû Tâhir’in yanına varınca, zerdâlileri önüne koydu.

– Ahmed! Bize vakıf zerdâlisi mi getirdin? dedi.

– Vakıf değildir. Kendi ağacımdan, kendi elimle toplayıp getirdim, dedi.

– Vakıf zerdâlisi getiriyorsun, sâhibiyim diye bize veriyorsun, bizi görmüyor sanıyorsun, dedi.

Edepsizlik olmasın diye sustu. İçinden de Allahü teâlâya münâcaat edip; “Yâ Rabbî! Sen de biliyorsun ki, bu zerdâlileri, babamdan bana mîras kalan bağdaki kendi ağacımdan alıp getirdim. O ise vakıf zerdâlisi olduğunu söylüyor. Bu işin doğrusunu onun kalbine ilhâm eyle!” dedi. Biraz sonra Ebû Tâhir oğlunu çağırıp;

– Git, kendi süründen bir koyun getirip kes. Açlık Ahmed’in başına ve beynine vurmuş, ne söylediğini bilmiyor. Vakıf zerdâlisini, kendi malı sanıyor. Çorba ve et pişirsinler, dedi.

Çorba ve eti pişirip getirdiler. Ahmed Câmî’nin gönlüne, bu etten ve çorbadan yememek geldi. Çünkü helâl değildi. Sâdece kuru ekmek yedi.

Ebû Tâhir; – Niçin yemiyorsun? diye sorunca;

– Böyle hoşuma gidiyor., dedi. Isrâr etti. Bunun üzerine kalbine gelen ilhâmı anlattı. Oğlunu çağırıp, koyunu nereden getirdiğini sordu.

Oğlu;

– Sürü uzak gitmişti. Siz acele istediğiniz için, eti falan kasaptan aldım, dedi.

Kasabı çağırıp sordular. Kasap:

– Bu koyunu bekçi haksız olarak bir yerden almış. Bana getirdi. Ben de kestim. Yarısını bekçi alıp gitti. Diğer yarısını da, oğlunuz gelince ona sattım, dedi.

Bu hal anlaşılınca, Ebû Tâhir başını önüne eğdi. Ahmed Câmî de kalkıp yakında bulunan mağaraya gitti. Orada ona bir ağlama hâli geldi. “Yâ Rabbî! O etin durumunu ona gösterdin. Zerdâlinin de durumunu ona ihsân eyle.” diye münâcaatta bulundu. Bu sırada Ebû Tâhir mağaraya geldi. Arkasından Hızır aleyhisselâm geldi ve;

– Ey Ebû Tâhir! Ahmed’in malına vakıf dersin. Şüpheli ete helâl dersin. Bunu kimden öğrendin? Ahmed’in mertebesi çok yüksektir, buyurdu. Ebû Tâhir o zaman meseleyi anlamış oldu.

Dini sohbet,Sohbet;www.Nursohbet.Net

Sultan..

Padişahlardan biri, adını anmanın bile insanı ürküteceği korkunç bir hastalığa yakalanmıştı.
Yunan hekimleri tedavisine imkân bulamadılar. Yalnız şu nokta üzerinde ittifak ettiler: Şu ve şu şekilde bir insanın ödünden başka bu derdin çaresi yoktur.

Padişah emretti, aradılar, taradılar, istenilen nitelikleri bulunduran bir köylü çocuğu buldular. Padişah, çocuğun annesiyle babasını çağırtarak birçok para ve ihsan karşılığında onları ikna etti. Kadı da, “Padişahın selâmeti için ahaliden birinin kanı dökülebilir” diye fetva verdi. Yapılacak iş kalmadı. Çocuğu cellâda teslim ettiler. Cellât, vazifesini yapmaya hazırlanırken, çocuk başını semaya kaldırarak acı acı gülmeye başladı. Çocuğun bu gülmesi, padişahın merakını çekti, çocuğa dedi ki:
-Şu hal, senin için gülecek bir hal değildir. Söyle, niçin gülüyorsun?
Çocuk dedi ki:
-Evlâdın nazını çekecek, anasıyla babasıydı. Onlar beni değersiz bir menfaat karşılığında feda ettiler. Dava, kadılar huzuruna çıkarıldı, adalet onlardan beklenirdi. Onlar da katline fetva verdi. Padişah ise, kendisinin sağlığını benim kanımın dökülmesinde görüyor. Şu halde Allah’tan başka yardımcım kalmamıştır da …
Ey Allahım, halimi kime şikâyet edeyim. Adaleti ancak senden beklerim, çünkü sen şanı yüce olansın.
Padişah bu sözlerden pek üzüldü, gözleri yaşardı. “Masum bir yavrunun kanına girmektense benim ölmem daha iyidir” diyerek çocuğu bağrına bastı, öptü, okşadı ve birçok bağış ve ihsan yaparak onu serbest bıraktı. Rivayet ederler ki padişah o hafta içinde devasız derdinden iyileşti.
Nil kıyısında dolaşırken bana bir fil çobanı çok güzel bir beyit okumuştu, onu hiç unutmam:

Hani her gün çiğneyip geçtiğiniz karıncalar var ya, işte aynen bunun gibi bir gün sizi de filler ezer geçer.

Dini sohbet,Sohbet;www.Nursohbet.Net

YeşiL..

Yolda karşılaştığımızda ezan okunuyordu.
-Gel seni camiye götüreyim, dedim. Bugün Cuma biliyorsun.

-Sen de benim camiye gitmediğimi biliyorsun, dedi

-Biliyorum ama, sebebini gerçekten merak ediyorum.

-Ne bileyim olmuyor işte, dedi.Hem pantolonumun ütüsü bozulup, dizleri çıkar diye endişe ediyorum.

Gayri ihtiyari gülmeye başladım.

-Herhalde şaka yapıyorsun, dedim. Bunun için cami terk edilir mi?

-Ciddi söylüyorum, dedi. Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin.

Gerçekten öyleydi. Giydiği birbirinden güzel elbiseleri mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı.

-Peki, dedim.Hayatında hiç camiye gitmedin mi?

-Çocukken dedemle birkaç kere gitmiştim, dedi. Hem o yaşlarda dizlerim aşınacak diye herhalde endişe etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum.

Söyledikleri beni son derece şaşırtmış ve bu konuyu açtığıma pişman etmişti. Daha sonra el sıkışıp ayrıldık.

Onunla konuşmamızdan 2 ay sonra, kendisinin camide olduğunu söylediler. Hemen gittim. Bahçedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve üzerinde yine yeşiller vardı.

Yavaşça yanına yaklaştım ve kısık bir sesle:

-Hani, dedim. Camiye gelmeyecektin?

Hiç sesini çıkarmadı. Çünkü musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu.

Dini sohbet,Sohbet;www.Nursohbet.Net

Vakit..

Cüneyd-i Bağdâdî, insanlara ilim öğretmek için bir meclis kurdu. Herkes bu sohbetlere gelip istifâde etmeye başladı. Bir gün hıristiyan fakat hıristiyan olduğuna dâir görünüşte bir alâmeti bulunmayan bir genç, Cüneyd-i Bağdâdî’nin sohbet ettiği meclise gelip, Cüneyd-i Bağdâdî’ye şöyle dedi:

“Ey üstâd! Hazret-i Peygamber buyuruyor ki:
“Müminin firâsetinden korkunuz. Çünkü o, Allahü teâlânın nûru ile bakar.” Bunun mânâsı nedir?”

Cüneyd-i Bağdâdî bir müddet sustu. Sonra başını kaldırıp;

“Müslüman ol. Müslüman olmak zamânın geldi.” buyurdu. Meğer o genç hıristiyan imiş. Hemen zünnârını kesip orada müslüman oldu.

İmâm-ı Yâfiî buyuruyor ki: “İnsanlar, bu hâdisede, Cüneyd-i Bağdâdî’nin bir kerâmeti var zanneder. Halbuki, bu hâdisede onun iki kerâmeti vardır. Birisi, o gencin hıristiyan olduğunu bilmesi, diğeri de, gencin, müslüman olma vaktinin geldiğini bilmesidir.”
Dini sohbet,Sohbet;www.Nursohbet.Net

Tevazu..

Ahmed Rufai Hazretleri, bir gün talebelerine:
– İçinizde kim bende bir ayıp görüyorsa bildirsin, dedi.
Müritlerinden biri:
– Efendim, sizde büyük bir ayıp var, diye cevap verdi.
Ayıbını talebesine soracak kadar kendini aşmış bu mütavazi insan hiç kızmadı, talebesi böyle söylüyor diye üzülmedi, belki sadece ayıbından kurtulabilmek ümidiyle sordu:
– Söyle dedi, kardeşim, o ayıbım nedir?
Talebe gözleri dolu dolu:
– Bizim gibilerin size talebe olması, dedi.
Bu söz gönüllere çok tesir etmiş, sohbette bulunan herkes ağlamaya başlamıştı. Ahmed Rufai Hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece;
– Ben sizin hizmetçinizim, ben hepinizden aşağıyım diyebildi.

Evet, keşke insanlar tabi olanlara bakıp, tabi olanlarda, tabi olunanı aramasalardı… Zira hem dün, hem bu gün o altın halkayı temsil eden büyüklerin etrafındaki insanlar, ne denli nezih olurlarsa olsunlar, onları gösterebilmekte çok acizdirler. Bugün dahi, bir büyük gönül erinin yanına gelip giden insanlar; idareciler, gazeteciler, din adamları, “Talebelerinin ufku hocalarının çok gerisinde.” demektedirler. Zaten, o cevher farkıdır ki, sair madenleri kirlerinden arındırır.
Dini sohbet,Sohbet;www.Nursohbet.Net

Ahitname..

Basra’lı Şem’ûn kendi halinde bir mecusidir. Müslümanlarla içli dışlıdır ve bir sürü güzel haslet edinir. Kimseyle uğraşmaz, yalan söylemez, sözünde durur ve cömerttir. Sonra o gülyüzlü komşusunu (Hasan-ı Basri Hazretlerini) çok beğenir, uzaktan bile görse ayağa kalkar, hürmetle yol verir.
Hasan-ı Basri, Şem’ûn’un Müslüman olmasını çok ister. Hatta bazı geceler sabahlara kadar yalvarır onun ve onun gibiler için hidayet diler. Rahman ve Rahim olan Rabbimiz bu duaları kâbul eder ve mübareğin tebliğ için beklediği fırsatı önüne çıkarır. Nasıl mı? Anlatalım.
Şem’ûn amansız bir hastalığa yakalanır. Birkaç gün içinde mum gibi erir ki artık öleceğinin farkındadır. Hasan-ı Basri biraz süt, biraz hurma alır, komşusunun kapısını tıklatır. Şem’ûn onu görünce çok duygulanır. Ağlamakla gülmek arasında gidip gelen bir sesle ‘Ey asil komşum’ der ‘niye zahmet ettin ki?’
-Ne zahmeti, vazifemiz değil mi?
-Biliyor musun ben gidiciyim.
-Hepimiz gidiciyiz.
-Korkarım ahirette de görüşemeyeceğiz. Zira inandıklarım doğruysa aynı yerde olmayacağız.
Mübarek acı acı gülümser.
-Peki’ der, ya benim inandıklarım doğruysa?
-Yine aynı yerde olmayacağız, zira beni taptığımla yakacaklar.
-Bak Şem’ûn ateş yaratıcı değil mahlûktur. Alemlerin Rabbi (Celle Celalüh) dilemezse kimseye bir şey yapamaz.
-Müslümanlar buna benzer şeyleri çok söylerler ama ateşin yakmadığı nerede görülmüş?
-Ateşin yakmadığını görsen bana inanır mısın?
-İnanırım.
Biliyor musunuz veliler hallerini bir sır gibi saklar, tanınmaktan, bilinmekten sıkılırlar. Ancak böylesi hayati kavşaklarda keramet göstermek zorunda kalırlar. Nitekim Hasan-ı Basri Hazretleri de mangaldaki ateşi avuçlar, kızgın korla kollarını sıvazlar. Şem’ûn hayretler içindedir. Büyük veli, bunlar sıradan şeylermiş gibi gülümser, ‘İstersen yanan fırına girelim’ der, ‘var mısın?’
-Yoo, hayır. Bu kadarı yeter.
-Görüyorsun işte. Senin, benim, dağların, göklerin, denizlerin yaratıcısı onu zararsız kıldı.
-Sanırım, Allah’ın büyüklüğünü kabullenmek zorundayım
.
-Al, istersen dokunabilirsin. Eğer ateş bir şeye kaadirse yaksın da görelim.
-Diyecek bir şey bulamıyorum.
-Ama benim diyecek çok şeyim var. Yapma Şem’ûn, kendine kıyma. Gel iman et ve kurtul. Altından nehirler akan köşkler, nefis şerbetler, bahçeler, huriler seni bekliyor. Bir kere kelimeyi şahadet söyle, ebedi saadete kavuş.
-Bu kadar kolay mı yani?
-Evet bu kadar kolay.
-Ama benim ömrüm günah içinde geçti.
-Benim ki de öyle ama Allah-ü teâlâ affedicidir.
-Ne desem bilmem ki, bunca yıldır mecusi olarak yaşadıktan sonra…
-Sakın ‘millet ne der?’ diye düşünme, sadece kalbinin sesini dinle.
-Kalbim seninle beraber, yalnız endişelerim var.
-Nasıl yani?
-Sahi, Rabbim beni kâbul eder mi?
-Eder.
-Bana kulum der mi?
-Der.
-Emin misin?
-Adım gibi.
-Peki kefil olur musun?
-Olurum.
-Ahitname de yazar mısın?
-Yazarım.
-Mührünü de basar mısın?
-Basarım.
-İyi öyleyse, sen şimdi bana yapmam gerekenleri söyle.
Şem’ûn oğullarını, yakınlarını çağırır. Kalabalığın huzurunda iman eder. Olacak bu ya hemen o gün ecel şerbetini içer. Onu söz konusu kâğıtla birlikte toprağa verirler.
Hasan-ı Basri Hazretleri hem şaşkın, hem sevinçlidir. Omuzlarından irice bir yük gitmiştir. Definden sonra evine gelir. Bir başına kalınca hadisenin muhasebesini yapar ve birden dehşete düşer. Büyük bir pişmanlıkla ‘yaptığını beğendin mi’ der, ‘sen kim oluyorsun da ahidname veriyorsun. Kendini kurtaracağın şüpheli, kalkıp başkalarına kefil oluyorsun. Eyvah ki ne eyvah! Aman Allah’ım ben ne yaptım!’
O gece binlerce, onbinlerce kez tövbe eder, ‘Yarabbi, ben acizin, zavallının biriyim’ der, ‘n’olur bu cüretimi affeyle!’ Hasan-ı Basri o kadar ağlar ve o kadar yalvarır ki bitap düşer. Birara içi geçer, rüyasında Şem’ûn belirir, çok neşelidir. Öylesine nurludur ki dolunayı imrendirir. Başında cennet cevahirleriyle süslenmiş bir taç vardır. Hasan-ı Basri Hazretlerine döner ‘Meğer Allah-ü teâlâ ne büyükmüş’ der, ‘merhametinin zerresi benim gibi nice asiye yetti.’
-Peki ya ahitname?
-Ona bakmadı bile, istersen geri verebilirim.
-Yalvarırım ver, n’olur ver.
-Al!
Hasan Basri Hazretleri heyecanla uyanır. Ne görse beğenirsiniz.
Kâğıt elindedir.
Dini sohbet,Sohbet;www.Nursohbet.Net

Ceza..

Mağripte, itibârlı bir âlim olan Ebü’l-Hasan; İmâm-ı Gazâlî Hazretleri’nin İhyâ kitabını okuyunca “Sünnete muhâlif” diye beğenmemiş ve müslümanların elindeki İhyâ kitaplarının toplanıp yakılmasını emretmiş. Cumâ günü yakılmasını kararlaştırmışlar.
Ebü’l-Hasan cumâ gecesi rüyâsında ders okuttuğu câmie girmiş. Bakmış ki câminin köşesinde parlayan bir nûr; Resûlüllâh Efendimiz (s.a.v.), Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer (r.anhümâ) ile oturuyorlar. Bu arada İmâm-ı Gazâlî de elinde İhyâu Ulûmi’d-Dîn, kitabı ile huzura gelerek:

“Ey Allâh’ın Resûlü! Şu kimse benim hasmımdır.” dedi ve İhyâ kitabını Resûlüllâh’a verip:

“Yâ Resûlallâh, şu kitaba bakınız, eğer bu kimsenin dediği gibi bunda sünnete muhâlif bir şey varsa, ben Allâhü Teâlâ’ya tevbe ettim. Eğer dîne muvâfıksa, bu adamdan hakkımı alıp beni sevindirin.” dedi.
Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) İhyâ kitabını baştan sona göz gezdirdi ve;

“Vallâhi bu çok güzel bir şeydir.” buyurduktan sonra Hz. Ebû Bekr’e (r.a.) verdi.
O da baktıktan sonra

“Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki bu kitap güzeldir.” buyurdu.
Hz. Ömer’de (r.a.) verdiler. O da inceleyerek, aynı cevabı verdi.
Bunun üzerine Resûlüllâh (s.a.v.);

“Ebü’l-Hasan’ın elbisesini soyun, iftirâ edenlere vurulduğu gibi had vurun.” buyurdu.
Beşinci sopadan sonra Hz. Ebû Bekr şefâat ederek;

“Yâ Resûlallâh böyle yapması yine senin sünnetini tâzîm içindi, af buyur.” dedi.
Ebü’l-Hasan da hatasını anlayıp tevbe edince; İmâm-ı Gazâlî Hazretleri de affetti.

Ebü’l-Hasan uyanınca gördüklerini halka anlatıp tevbe etti. Bir ay, rüyâsında yediği sopaların vurulduğu yerler sızladı. Vefat edince sopaların izi sırtında görülüyordu. Bu rüyâsından sonra dâimâ İhyâ kitabını okur, ona hürmet ederdi..
Dini sohbet,Sohbet;www.Nursohbet.Net