İslami Sohbet Odaları

Sohbet Odalarına Şimdi Bağlan

Sohbet odalarımızda dini konularda sohbet edebilir,
aklınızda ki soruları kullanıcılarımızla görüşebilirsiniz.

 

 

 

Dini Sohbet Videoları

Çeşitli Konularda Dini Sohbet Videoları

Hocalarımızdan daha iyi bir Müslüman olabilmemiz için
yapılan sohbetlere ulaşabilirsiniz
.

Nur Sohbet

Ekmekçi…

“Siz ancak zayıflarınızın duâ ve ihlâsı sâyesinde nusrete (zafere) nâil oluyorsunuz.”
(Hadîs-i şerif)
Geçmiş yıllardan birinde Kayseri halkı neye uğradığını şaşırmıştı. Çünkü Kayseri kuruldu kurulalı böyle yanıp kavrulmamış, bir damla suya böyle hasret kalmamıştı.
Kayserili soluk alamayacak kadar bunalıyordu ve Kayseri, yaşanılmaz bir hamam sıcaklığında nemliyken kupkuru kavruluyordu. Toprak, kocaman yarıklarla ayrılmıştı. Ekin bitmiyordu.
Kayseri’nin bütün meşhur âlimleri, hacıları hocaları bir araya gelip konuştular, birbirlerine danıştılar. Sokak sokak, ev ev Kayseri’yi dolaştılar. Yağmurun kesilmesinin suçlusunu arıyorlardı. En küçük kötülükleri en büyük cezayla cezalandırdılar. Artık, Kayseri’de suç ve günah diye bir şeyin kalmadığına iyice inanınca, oturup sabîler hürmetine bu uğursuzluğun, bu korkunç cezanın bitmesini beklediler.
Kuraklık biteceğine arttı.
Fakat bu günahkâr kimdi? Kim olabilirdi?
Meşhur âlimlerin ilmi, derin hocaların olanca derinliği ve hacıların geniş sabrı, taş gibi bir çaresizliğin karşısında dağılıyordu.

Hasan Baba, bu sırada geldi Kayseri’ye.
Bütün umut kapılarının kapandığı, Allâh’a açılan ellerin titremekten gücünü yitirdiği ve yüzlerin sararıp yüz olmaktan çoktan çıktığı bir sırada…
Toprak, en umulmayan bir yerinden yarılmış da bir dupduru su bütün serinliğiyle fışkırmış gibi, uzun beyaz sakallı bir derviş, Kayseri sokaklarında görünmüş; gözleri ve yüzü yerde, adım adım Kayseri’yi dolaşmıştı.
Çevresinde yavaş yavaş artan kalabalığın farkında değilmiş gibi şehrin dışına çıkmış, halkın o güne kadar Bozdağ dediği dağa doğru yönelmişti.
Nihâyet sessiz derviş Bozdağ’ın eteklerine gelmişti.
O âna kadar hep öne eğik olan gözlerini ve başını kaldırmıştı; Bozdağ’a bakmıştı. Dudakları belli belirsiz kımıldamıştı.
Kalabalık, bu kımıldayan dudakların arasından pamuk yumuşaklığında bir sesin çıktığını duydu:
“-Destur ya velî!..”
Ve aynı kalabalık, hem bu pamuk sesle birlikte dağın kımıl kımıl kımıldadığını; derin, fakat güvendirici ve inandırıcı bir sesin dağın yan belinden aşağı geldiğini gördüler ve duydular:
“-Destur seninle biledir, ya Hasan!”
Donup kaldılar. Bu ne biçim işti böyle?
Nerden geldiği bile bilinmeyen bu garip dervişi, yıllar yılı Kayseri’yi gölgeleyen Bozdağ nereden tanıyordu? Dağ nasıl konuşuyordu, nasıl kımıldıyordu?
Kalabalık, o taş donukluğu içinde şöyle bir dalgalandı. Bir yel esmişti de, boy vermiş başakları dalgalandırmıştı sanki. Ve kalabalık, bu dalgalanışın ardından, tırpan yemiş ekin misali, Hasan Baba’nın ayaklarına serilivermişti.
O zaman, Hasan Baba, kalabalığa yeni görüyormuş gibi bakmış ve onlara selâm vermişti. Bunun üzerinedir ki, kalabalığın arasında bulunan âlimlerin en yaşlısı ayağa kalktı. Gözle görülür bir saygı içinde dervişe yaklaşıp ellerine sarıldı. Sesi kurumuş toprakların çatlak umutsuzluğunda titriyordu:
“-Yâ Şeyh!..” dedi; “Yâ derviş, yâ velî!..” diye tekrarladı. “Duyduk işte; Bozdağ’dan duyduk ki, adın Hasan senin. Bundan böyle Bozdağ senin adınla anılsın, Hasandağı diyelim biz de… Hasandağı nasıl Kayseri’ye baş vermiş, ser çekmişse, gel sen de bizim imamımız ol!..”

Hasan Baba’nın gözleri de şimdi sesi gibi pamuk yumuşaklığındaydı.
“-Sizin imamınız var.” dedi; “Olmasaydı bile ben size imam, siz bana cemaat olamazdınız.”

Yaşlı Âlim:
“-Evet, var.” dedi. “Bizim imâmımız da, bizim âlimlerimiz de var. Bu âlimlerin biri de benim işte; karşındayım. Ne imamımızın imamlığı ve ne de bizim ilmimiz, şu gördüğün uğursuzluktan bizi kurtaramıyor. Bütün âlimlerimiz sustu. Görüyorsun. Senin için bir büyük câmi de yaptırırız istersen…”

Hasan Baba’nın yumuşak sesi, bir ricâyı reddetmek korkusuyla endişeliydi.
“-Ben size imamlık yapamam, siz bana cemaat olamazsınız.” dedi yeniden.

Kalabalık birden haykırdı:
“-Oluruz!.. Ne buyurursan yaparız, kurtar bizi, kurtar bizi, kurtar bizi!..”

Âlim:
“-Sana bir cami yaparız, eğer istersen…” diye devam etti: “Binleri barındıran bir büyük cami yaptırırız…”

Hasan Baba gülümsedi:
“-Deneyelim” dedi, yavaşça.

Binler, bir ağızdan cevap verdi:
“-Hazırız!… Biz hazırız!”

Hasan Baba’nın önünde ve Bozdağ’ın eteklerinde, binler, binlerden de fazla binler abdest almağa başladı; ikindi ezanı okunurken imâmete geçen Hasan Baba’nın arkasında yüzlerce saf el bağlayıp dîvan durmuştu.

Ama Hasan Baba sessiz okumaya devam ediyor, şimdi rükûa varacak sanılırken saatler geçiyordu.

İkindi, akşama yaklaşıyordu.

Gökyüzündeki taş mavilik, akşam esmerliğinde erimeye başladı.

Fakat Hasan Baba hâlâ rükûa varmıyordu. Sanki yeryüzünde değildi; sanki arkasında el bağlayıp dîvana durmuş yüzlerce saf yoktu… Sanki Hasan Baba yoktu, imâmet mevkiinde bir siyah cübbe ve bir beyaz sarık vardı. Hasan Baba, bu siyah cübbe ile o beyaz sarığın içinde değil gibiydi.

Bu minvâl üzere saatler geçti. Uzun uzun süren kıyamlarla akşam namazı da îfâ edilmiş, yatsı namazına durulmuştu. Ayaktayken yine saatler geçmiş, gece yarısı olmuştu. Cemaat, bir türlü namazı bozamıyordu.

Bu, böylece, ertesi gün sabah namazı vaktine kadar sürdü. Günün ağarmasına az kala, Hasan Baba iki yanına selâm verip doğruldu. Gözleri, bir gün öncekinden daha diriydi; yüzü daha gençti.

Yorgun, bitkin, uykusuz ve düşünceleri bile durmuş olan cemaat, yerinden kalkamıyordu. Bu yorgunluk sebebiyle gökyüzünün düne göre biraz daha yumuşadığını, sıcağın daha azaldığını, belli belirsiz bir yelin esmekte olduğunu fark edemiyorlardı.

Hasan Baba dipdiri yüzünü cemaate döndürdü. Sanki onları yeni görüyordu. Âlim, olanları bir çırpıda anlamıştı; binbir güçlükle yerinden doğrulup Hasan Baba’nın eline vardı:
“-Biz bu yaşa geldik böylesi namaz görmedik. Gel gelelim sen namazda bizi unutuverdin. Arkanda bir cemaat var mıdır, yok mudur aklına bile gelmedi, yalnız bizi olsa iyi, dünyayı bile unuttun… Bu nasıl iştir?..”

Hasan Baba:
“-Yaaa!” dedi. Sakalını sıvazlıyordu. “Öyle mi oldu? Ne yapaydım ki?”

“-Bizi de hatırlamalıydın.” dedi, Âlim.

Hasan Baba beklemedik bir cevap verdi:
“-Siz, namaz kılarken böyle her şeyi ve herkesi hatırlar mısınız?”

Âlim de beklemiyordu bu cevabı. Karşılık veremedi; terledi. Arkadaşlarına döndü. Onlar başlarını çoktan önlerine eğmişlerdi.
Hasan Baba lâfı değiştirdi. Daha yumuşak bir sesle:
“-Siz, sizi hatırlayanı hatırlamıyorsunuz ki… Kardeşinizi, hemşehrilerinizi bile hatırlamaz olmuşsunuz… Ya ben sizi nasıl hatırlayayım?”

Cemaat, hep birden, güçsüz ve cılız:
“-Hayır!..” dedi; Âlim, “Biz hemşehrilerimizi hiçbir zaman unutmadık ki…” diye cemaatin sözünü tamamladı.

O zaman Hasan Baba, onlara kambur ekmekçiyi sordu:
“-Şehrinizde bir kambur yaşardı.” dedi. “Uzun kış gecelerinde ev ev dolaşır, fakir fukaranın ekmeğini bulurdu. Akşama kadar dilenir, sabahlara kadar dağıtırdı… Çocuklarınız alay ederdi, akıllılarınız(!) hor görürdü; delikanlılarınız eğlenirdi… Şimdi onu aranızda göremiyorum. Nerde ki?”

Âlim:
“-Kovduk onu şehrimizden… Şunun bunun sırtından geçinenleri sevmezdik de ondan kovduk.” diyecekti, diyemedi… Yutkunup kaldı.

Hasan Baba:
“-O sizin hâlinizden utanmazdı da, siz ondan utanırdınız.” dedi. “Kovdunuz ve unuttunuz. Fakat o sizi unutmadı. Bu uğursuzluk, şehrinize niçin geldi; hiç düşünmediniz mi?”

Kurtuluş çâresinin kimde olduğunu anlamışlardı.
“-Nerde o Kambur Ekmekçi? Gidip yalvaralım, biz ettik sen etme diyelim, nerde? Gidip yalvarsak gelir m’ola?”

Hasan Baba:
“-Gelir.” dedi; “Onlarda gönül koyma yoktur, kibir bilmezler. Sizin imamınız olacak kişi odur… Giderseniz gelir o.”

Hasan Baba gökyüzüne kaldırdı başını; yeni belirmiş küçük bir yağmur bulutunu gösterdi, Bozdağı’nın yan belinin üstündeydi.
“-Şu bulutun altında.” dedi. “Dağın yan belinde. Geldiğimde selâm verip konuştuğum o idi!”

Cemaat buluta bakıyordu. Bulut, âdetâ gökyüzüne çakılıp kalmıştı.

Âlim teşekkür etmek üzere, gözlerini Hasan Baba’ya çevirdi. Hasan Baba, yerinde yoktu. Geldiği gibi, yine sessizce -belki geldiği yere- gitmişti.

Bir çırpıda, yeni adı Hasandağı olan Bozdağ’ın yan beline çıktı cemaat. Kambur Ekmekçi oradaydı. Orada, o küçük yağmur bulutunun altındaki serinlikte, geyikten baykuşa kadar ne varsa başına topladığı hayvanların kimine su veriyor, kiminin karnını doyuruyordu.

Gelen Kayserilileri de aynı sükûnet ve rahatlık içinde karşıladı.
“-Biliyorum.” dedi; “Bizim Hasan gönderdi, sizi bana. Sizinle geleceğim… İmâmınız da olacağım; ama bir şartla…”

“-Bütün şartların kabul!..” diye bağırdı, başta âlim olmak üzere bütün kalabalık.
“-Her şartın kabul… Bizimle gel… İmamımız ol.”

Güldü Kambur Ekmekçi. Dosttu; kardeşti; içtendi.
“-Darılmaca yok!” dedi.

“-Darılmaca yok!..” dediler.

O akşam, Kayseri’nin en büyük camiinde akşam namazına hazırlandılar. Cami, cemaati almamıştı; cemaat sokaklara taşmıştı, onlarca müezzin, bir ağızdan, ezan okuyordu.

Namazdan önce cemaat:
“-Hasan Baba gibi sen de bizi unutma!” dediler. “Unutma bizi; hatırla!..”

“-Olur!” dedi Kambur Ekmekçi; “Hep sizi hatırladım zaten; yine hatırlayacağım, namazı ziyan etmek bahasına bile olsa.” Gülüyordu. Gülüşü dosttu, kardeşti, içtendi.

Ezan, Kayseri’nin üstündeki bütün uğursuzluğu eritir gibi okunup bitti.

Kambur Ekmekçi:
“-Allâhu ekber.” dedi.
Müezzinler bir ağızdan:
“-Allâhu ekber…” dediler. Cemaat de “Allâhu ekber ” dedi.
Olanlar bundan sonra oldu işte.

Cemaat, Kambur Ekmekçi’ye:

“-Bizi hatırla!..” demişti. Kambur Ekmekçi de cemaati bir bir hatırlamaya başladı. Bismillah demeden daha:
“-Ey Âlim!” dedi yüksek sesle… “Sen namaz kılarken yazacağın kitapları ve o kitaplardan kazanacağın paraları, insanlar katında yükselen itibarını düşünüyorsun; kambur geldi, iş düzelir artık, diyorsun. Ve sen ey oduncu kardeş, keseceğin odunların yaş olmasını, çekide ağır çekmesini niçin namaz kılarken düşünüyorsun? Namazın sonunda ne düşüneceksin peki? Ya sen falanca bey?.. Gönlünde komşunun kızına kuracağın tuzakların kiri varken Tanrı’nın huzuruna nasıl geldin?”
Kambur Ekmekçi arada bir duruyor:
“-Bizi hatırla dediniz hatırlıyorum işte, darılmaca yok, iyi dinleyin; filânca bey, sen de dinle…” diyerek, cemaatin içinden geçen bütün kötülükleri bir bir sayıyordu.

İlkin, şaşırmıştı millet, sonra utanmıştı… Derken toparlandılar. Adı geçen, cemaat önünde iç yüzü sergilenen kişi, namazı bırakıp kaçıyordu. Bir ara saflar iyice bozuldu; seyreldi. Bir ara câmide birkaç kişi kaldı… Nihayet Kambur Ekmekçiden başka kimse kalmadı câmide.

Bomboş câmide, Kambur Ekmekçi, tek başına akşam namazını kıldı.

Namazdan sonra el açtı, Allâh’a duâya başladı.
Derler ki, bu duâ sabaha kadar sürdü. Gün, ilk ışıklarını yağmur bulutlarının arasından Kayseri üstüne saldığında Kambur Ekmekçinin de duâsı bitmişti.
“-Şimdi gönder, artık Rabbim.” dedi; “Sal dilediğin kadar yağmurunu. Şu şehri bir güzel yıka. Şehirlinin içi göründü; yağddır yağmurunu alsın götürsün kirleri, alsın götürsün… Benim bir kırgınlığım kalmadı gayri onlara…”
dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Kaynak: Hümeyra aslan, Şebnem Dergisi

Ahitname.

Basra’lı Şem’ûn kendi halinde bir mecusidir. Müslümanlarla içli dışlıdır ve bir sürü güzel haslet edinir. Kimseyle uğraşmaz, yalan söylemez, sözünde durur ve cömerttir. Sonra o gülyüzlü komşusunu (Hasan-ı Basri Hazretlerini) çok beğenir, uzaktan bile görse ayağa kalkar, hürmetle yol verir.
Hasan-ı Basri, Şem’ûn’un Müslüman olmasını çok ister. Hatta bazı geceler sabahlara kadar yalvarır onun ve onun gibiler için hidayet diler. Rahman ve Rahim olan Rabbimiz bu duaları kâbul eder ve mübareğin tebliğ için beklediği fırsatı önüne çıkarır. Nasıl mı? Anlatalım.
Şem’ûn amansız bir hastalığa yakalanır. Birkaç gün içinde mum gibi erir ki artık öleceğinin farkındadır. Hasan-ı Basri biraz süt, biraz hurma alır, komşusunun kapısını tıklatır. Şem’ûn onu görünce çok duygulanır. Ağlamakla gülmek arasında gidip gelen bir sesle ‘Ey asil komşum’ der ‘niye zahmet ettin ki?’
-Ne zahmeti, vazifemiz değil mi?
-Biliyor musun ben gidiciyim.
-Hepimiz gidiciyiz.
-Korkarım ahirette de görüşemeyeceğiz. Zira inandıklarım doğruysa aynı yerde olmayacağız.
Mübarek acı acı gülümser.
-Peki’ der, ya benim inandıklarım doğruysa?
-Yine aynı yerde olmayacağız, zira beni taptığımla yakacaklar.
-Bak Şem’ûn ateş yaratıcı değil mahlûktur. Alemlerin Rabbi (Celle Celalüh) dilemezse kimseye bir şey yapamaz.
-Müslümanlar buna benzer şeyleri çok söylerler ama ateşin yakmadığı nerede görülmüş?
-Ateşin yakmadığını görsen bana inanır mısın?
-İnanırım.
Biliyor musunuz veliler hallerini bir sır gibi saklar, tanınmaktan, bilinmekten sıkılırlar. Ancak böylesi hayati kavşaklarda keramet göstermek zorunda kalırlar. Nitekim Hasan-ı Basri Hazretleri de mangaldaki ateşi avuçlar, kızgın korla kollarını sıvazlar. Şem’ûn hayretler içindedir. Büyük veli, bunlar sıradan şeylermiş gibi gülümser, ‘İstersen yanan fırına girelim’ der, ‘var mısın?’
-Yoo, hayır. Bu kadarı yeter.
-Görüyorsun işte. Senin, benim, dağların, göklerin, denizlerin yaratıcısı onu zararsız kıldı.
-Sanırım, Allah’ın büyüklüğünü kabullenmek zorundayım
.
-Al, istersen dokunabilirsin. Eğer ateş bir şeye kaadirse yaksın da görelim.
-Diyecek bir şey bulamıyorum.
-Ama benim diyecek çok şeyim var. Yapma Şem’ûn, kendine kıyma. Gel iman et ve kurtul. Altından nehirler akan köşkler, nefis şerbetler, bahçeler, huriler seni bekliyor. Bir kere kelimeyi şahadet söyle, ebedi saadete kavuş.
-Bu kadar kolay mı yani?
-Evet bu kadar kolay.
-Ama benim ömrüm günah içinde geçti.
-Benim ki de öyle ama Allah-ü teâlâ affedicidir.
-Ne desem bilmem ki, bunca yıldır mecusi olarak yaşadıktan sonra…
-Sakın ‘millet ne der?’ diye düşünme, sadece kalbinin sesini dinle.
-Kalbim seninle beraber, yalnız endişelerim var.
-Nasıl yani?
-Sahi, Rabbim beni kâbul eder mi?
-Eder.
-Bana kulum der mi?
-Der.
-Emin misin?
-Adım gibi.
-Peki kefil olur musun?
-Olurum.
-Ahitname de yazar mısın?
-Yazarım.
-Mührünü de basar mısın?
-Basarım.
-İyi öyleyse, sen şimdi bana yapmam gerekenleri söyle.
Şem’ûn oğullarını, yakınlarını çağırır. Kalabalığın huzurunda iman eder. Olacak bu ya hemen o gün ecel şerbetini içer. Onu söz konusu kâğıtla birlikte toprağa verirler.
Hasan-ı Basri Hazretleri hem şaşkın, hem sevinçlidir. Omuzlarından irice bir yük gitmiştir. Definden sonra evine gelir. Bir başına kalınca hadisenin muhasebesini yapar ve birden dehşete düşer. Büyük bir pişmanlıkla ‘yaptığını beğendin mi’ der, ‘sen kim oluyorsun da ahidname veriyorsun. Kendini kurtaracağın şüpheli, kalkıp başkalarına kefil oluyorsun. Eyvah ki ne eyvah! Aman Allah’ım ben ne yaptım!’
O gece binlerce, onbinlerce kez tövbe eder, ‘Yarabbi, ben acizin, zavallının biriyim’ der, ‘n’olur bu cüretimi affeyle!’ Hasan-ı Basri o kadar ağlar ve o kadar yalvarır ki bitap düşer. Birara içi geçer, rüyasında Şem’ûn belirir, çok neşelidir. Öylesine nurludur ki dolunayı imrendirir. Başında cennet cevahirleriyle süslenmiş bir taç vardır. Hasan-ı Basri Hazretlerine döner ‘Meğer Allah-ü teâlâ ne büyükmüş’ der, ‘merhametinin zerresi benim gibi nice asiye yetti.’
-Peki ya ahitname?
-Ona bakmadı bile, istersen geri verebilirim.
-Yalvarırım ver, n’olur ver.
-Al!
dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Yurt Dışında Görev Yapacak Din Görevlilerimiz..

Başkan Görmez, yurtdışında görev yapacak din görevlileriyle bir araya geldi…
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, yurtdışında görev yapacak din görevlileriyle bir araya geldi.
Rıfat Börekçi Eğitim Merkezi’nde düzenlenen programda, yurtdışında görev yapacak 170 din görevlisine hitap eden Diyanet İşleri Başkanı Görmez, Allah’ın dinine hizmet etmenin Allah’ın bir lütfu olduğunu belirterek yurtdışında görev yaparken dikkat edilmesi gereken iki büyük zorluk olduğuna dikkat çekti.

Başkan Görmez, İslamofobianın Avrupa’yı kuşatmasından dolayı çekilen zorluklara da işaret ederek, “40 yıl önce arkadaşlarımız yurtdışına gittiğinde bir İslam nefreti, İslamafobia yoktu. Sorularına cevap vermekte zorlanacakları bir genç kuşak yoktu. Bizim Avrupa’ya yönelik hizmetimizde iki büyük zorluğumuz var; birinci zorluk Avrupa’yı kuşatan İslam nefreti, İslamafobiadır. İkinci zorluğumuz ise değişen kuşaklar ve kuşakların değişen dilidir. Gittiğimiz yerlerde yapacağımız en önemli hizmet, kimliği korumak ve kimlik inşa etmektir” dedi.

Diyanet İşleri Başkanlığının yurtdışı din hizmetlerinin temel ilkeleri hakkında bilgi veren Başkan Görmez, çoğunluğu Avrupa’da görev yapacak personele yönelik yaptığı konuşmada şunları söyledi;

“ Hizmet alanlarımızda irşat, davet ve tebliği kendimize rehber ediniyoruz…”

İslam’ın üç temel kavramını hizmet alanlarımızda kendimize rehber ediniyoruz. İrşat, davet ve tebliğ… Bu üç kavramı unutmamalıyız. Bu üç kavramın çerçevesini daima yenileyerek yolumuza devam etmeliyiz. Hz. Peygamber Veda Hutbesinde 100 bin sahabeye hitap etmiştir. Bunlardan sadece 10 bin sahabenin mezarı Arabistan yarımadasındadır. Geriye kalan 90 bin sahabe yeryüzüne dağılarak dünyanın muhtelif yerlerine İslam’ı götürmüşlerdir.

“Avrupa’ya yönelik hizmetimizde iki büyük zorluğumuz var, birincisi Avrupa’yı kuşatan İslamafobia, ikincisi ise değişen kuşakların dili…”
Diyanet İşleri Başkanlığının yurtdışı hizmeti, 40 yıldır devam etmektedir. Bugün, 40 yıl sonra Avrupa’ya götürdüğümüz din hizmeti yeterli değildir. Avrupa’da başka değişimler yaşandı. 40 yıl önce arkadaşlarımız yurtdışına gittiğinde bir İslam nefreti, İslamafobia yoktu. Sorularına cevap vermekte zorlanacakları bir genç kuşak yoktu, birinci değişim burada. İkinci değişim ise hizmet sahası genişledi, Amerika, Kanada, Avusturya hizmet alanına girdi. Latin Amerika’ya arkadaşlarımız gitmeye başladılar. Dolayısıyla bizim Avrupa’ya yönelik hizmetimizde iki büyük zorluğumuz var; birinci zorluk Avrupa’yı kuşatan İslam nefreti, İslamafobiadır. İkinci zorluğumuz ise değişen kuşaklar ve kuşakların değişen dilidir.

“Eğer bir insan İslam’ı sözüyle, haliyle temsil edemiyorsa o dinin davetçisi olamaz…”

Diyanet İşleri Başkanlığı olarak yurtdışı din hizmetlerinde temel ilkelerimiz var. Her şeyden önce birinci temel ilkemiz temsildir. Temsil, tebliğin, davetin ve irşadın yarısından fazlasıdır. Eğer bir insan İslam’ı sözüyle, haliyle temsil edemiyorsa o dinin davetçisi olamaz. O dini hakkıyla tebliğ edemez. O konuda insanlığı irşat edemez. Öncelikle din hizmetinde bulunan her arkadaşımız, İslam dinini temsil ettiğinin farkında olmalıdır. Sözünde, özünde, davranışında her halinde Resul-i Ekrem’i temsil ettiğinin, Türkiye’yi, Diyanet İşleri Başkanlığını temsil ettiğinin farkında olmalıdır. Din hizmetini yapacak arkadaşımız kalbini, zihnini, bedenini bu işe hazır hale getirmelidir. Bu bizim şaşmaz ilkemiz olmalıdır. Peygamberlerin işini kolaylaştıran en önemli husus, davetlerini hayatlarında yaşıyor olmalarıdır. Örneklik davetin büyük bir kısmıdır. İslam sadece yaldızlı sözlerle tebliğ edilecek bir din değildir.

“Bizim dinimizde “misyonerlik” yoktur…”

Bizim dinimizde “misyonerlik” yoktur. Biz “Misyonerlik” yapmaya gitmiyoruz. Bizim dinimiz ‘ekmel’ dindir. Ancak insanların kalben iman ederek, teslim olarak kabul edebileceği bir dindir. Ve ancak ilimle, marifetle, hikmetle sahip olabilecekleri bir dindir. Dolayısıyla biz asla yaptığımız hizmeti bir misyonerlik olarak göremeyiz, bizim yaptığımız davettir, tebliğdir, irşattır. Biz hiç kimseye gidip ‘Ben seni Müslüman yapmaya geldim’ diyemeyiz, bizim öyle bir görevimizde yoktur. Müslüman yapılmaz, Müslüman olunur.

“İnancını kaybeden tarihini de kaybeder…”

Gittiğimiz yerlerde yapacağımız en önemli hizmet, kimliği korumak ve kimlik inşa etmektir. Sizler Müslümanlara, yaşlılara, gençlere, çocuklara hizmet etmeye gidiyorsunuz, onlar Müslümandır. Bu Müslümanların her birisinin Müslüman kimliği var ancak başka dünyalarda yaşadıkları için sürekli kimliklerini kaybetmekle karşı karşıyadırlar. Kimliği oluşturan unsurlar vardır. Dil, kültür, tarih, coğrafya, medeniyet bütün bunlar kimliği oluşturan unsurlardır ancak kimliği oluşturan en önemli unsur dindir. Tarih bize şunu gösteriyor; dinini kaybeden dilini de kaybediyor, dinini kaybeden kültürünü de kaybediyor, inancını kaybeden tarihini de kaybediyor. İnancını kaybeden kendisini de kaybediyor. Dolayısıyla din kimliği oluşturan en önemli unsurdur. Siz onlara dinlerini doğru anlatınca onlar kimliklerini koruma ve inşa etme noktasında sıkıntı çekmezler.

Başkan Görmez, konuşmasının son bölümünde din görevlilerine “Gideceğiniz yerlere hazırlıklı olmalısınız. Görev yapacağınız yerin sosyal dokusunu inceleyiniz. Orada bulunan Müslüman halkları ziyaret ediniz. Diğer din mensuplarını ziyaret ediniz. Sizin götüreceğiniz mesajlar önemlidir. O nedenle ilimle dolu olmalısınız. Bu hizmet sizi ilmen ve manen güçlendirecektir.” tavsiyelerinde bulundu.

Yurtdışında görevlendirilecek personele yönelik düzenlenen ‘Yurtdışı Göreve Hazırlayıcı Eğitim Semineri’ 12 gün sürecek.
dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Diyanet’ten Ezan Çıkışı…

+

Ali Erbaş: “Ezan gönül tellerini titretmeli”
Bosna hersek’te düzenlenen bir sempozyonda konuşan Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü Erbaş, “”Ezanın gönül tellerini titretir derecede okunması gerekir. Sabah ezanını saba makamında, öğle ezanını uşşak, ikindi ezanını rast, akşam ezanını hüzzam ve yatsı ezanını hicaz makamında okumak bizim medeniyetimizde oluşmuş bir gelenektir.” dedi.
Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna’da, “Bosna Hersek İslam Birliği Kadrolarının Eğitimi-Zorluklar ve Bakış Açıları” konulu sempozyum düzenlendi.

Bosna Hersek İslam Birliği ve Türkiye’nin Saraybosna Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşavirliğince düzenlenen sempozyuma, Bosna Hersek İslam Birliği Başkanı Husein Kavazovic, Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü Prof. Dr. Ali Erbaş, Türkiye’nin Saraybosna Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşaviri Hasan Atlı ve Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mehmet Ünal’ın yanı sıra çok sayıda akademisyen ve davetli katıldı.

Kavazovic, sempozyumun açılışında yaptığı konuşmada, İslam’ın en doğru şekilde anlatılması için Bosna Hersek İslam Birliği çalışanlarının eğitiminin önemli olduğunu vurgulayarak ülkede din hizmetleri kadrolarının oluşturulmasında, belli başlı bazı sorunlar yaşandığını kaydetti.

Kavazovic, İslam dünyasına hizmet verecek alışanların eğitiminin daha iyi olması temennisinde bulunarak, “Türkiye’den gelen dostlarımızın tecrübelerini önemsiyoruz.” ifadelerini kullandı.

“Ezan gönül tellerini titretmeli”

Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü Erbaş da Bosna Hersek’teki din görevlilerinin yetiştirilmesini konu alan sempozyumda tecrübelerini paylaştıklarını aktararak, “Türkiye’de gerçekleştirmiş olduğumuz hizmet içi ve ihtisas eğitimlerinin Bosna Hersek’te nasıl gerçekleştirilebileceğini ele aldık.” diye konuştu.

Erbaş, Bosna Hersek’te makamlı ezan okunmamasına ilişkin de “Ezanın gönül tellerini titretir derecede okunması gerekir. Sabah ezanını saba makamında, öğle ezanını uşşak, ikindi ezanını rast, akşam ezanını hüzzam ve yatsı ezanını hicaz makamında okumak bizim medeniyetimizde oluşmuş bir gelenektir. Burada bu geleneğin oluşmadığını biliyoruz. Bu konuda Türkiye ile ortaklaşa çalışmalar düşünülebilir.” ifadelerini kullandı.

Saraybosna Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşaviri Atlı ise Bosna Hersek İslam Birliği ile birçok alanda işbirliği yaptıklarını belirterek, Bosna Hersek’in talebi üzerine Diyanet İşleri Başkanlığının tecrübelerini paylaşmak üzere böyle bir sempozyum düzenlendiklerini söyledi.

Bosna Hersek’ten din görevlileri, müezzin ve imamların Türkiye’de eğitim almalarının uzun zaman gerektirdiğine işaret eden Atlı, güzel ezan okuma ve dini musiki konularında Türkiye ve Bosna Hersek’te kısa zamanlı programlar yaptıklarını aktardı.

Sempozyum kapsamında ayrıca, “Geçmişten Günümüze Diyanet İhtisas Eğitimi”, “Ülkemizdeki İlahiyat Fakültelerinin Her Kademede Din Görevlisi Yetiştirme Programları”, “Batı Ülkelerindeki İslam Birliği Kurumlarında Çalışanların Eğitimi” ve “Bosna Hersek’teki İmam Kadrolarında Zaman ve Değişen Düzenin Etkileri” konulu oturumlar düzenlendi.

dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Mağarada Yaşananlar..

Buhari ve Müslim’de geçen bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (s.a.v.) bizden önce yaşamış olan üç genci ve başlarına gelenleri bize anlatıyor. Hz. Ömer Efendimizin oğlu Hz. Abdullah (r.anhuma.) vasıtası ile bize intikal eden olay şöyle:

Bizden önce yaşamış üç genç, günün birinde uzun bir yolculuğa çıkarlar. Akşam olunca bir mağaraya sığınırlar. Geceyi mağarada geçiren gençler, ertesi gün mağaradan çıkıp yola revan olacaklardı ki bir de ne görsünler, yukardan büyükçe bir taş parçası yuvarlanıp mağaranın kapısını kapatmıştı. Ne yaptı iseler o taşı yerinden edemediler. Baktılar ki bu taş, beşerin eliyle yerinden kaldırılamayacak çaresizlik içerisinde bulunan gençlerden biri buradan kurtulmak için;

“Her birimiz hayatımızda yaptığımız bir iyiliği anarak bu iyiliklerimizin hatırına bizi kurtarması için Allah’a (Azze ve Celle) yalvaralım.” Der.

Bu fikir kabul edilir ve gençlerden birisi ellerini açar ve başlar duaya;

”Allah’ım! Bilirsin ki benim ihtiyar anne ve babam vardı. Onların yemesini içmesini kendim temin ederdim. Dağlarda otlayan koyunlarım, keçilerim köye gelir gelmez çocuklarımdan evvel, yavrularımdan evvel o koyunlardan sütü sağar önce anne babamın karnını doyurur, sütlerini içirir onları uykuya yatırır ondan sonra kendi evime, kendi halime bakardım.

Anne babama son derece itina gösterirdim. Bir akşam hayvanlar yayladan geç geldiler, geç geldikleri için de tam vaktinde anne babamın sütünü içirememiştim. Hayvanlardan sütü sağıp onlara götürdüğüm zaman annem ile babam oldukları yerde uykuya dalmışlardı, uyuyorlardı. Onları uyandırarak rahatsız etmek istemedim. Onlara kıyamadım. Elimde süt tası ile beraber onlar uyanıncaya kadar başuçlarında bekledim.

Sabah namazı için uyanınca beni başuçlarında ve ayakta, elimde bir tas süt ile görünce duygulanıp memnun kaldılar. Allah’ım! Eğer bunu şeksiz şüphesiz senin için yaptıysam bizi bu mağaradan kurtar.” Diye dua etti.

Bu duanın akabinde taş biraz aralandı, fakat dışarı çıkılacak gibi değildi.

Bunun üzerine ikinci genç, ellerini kaldırıp dua etmeye başlar;

”Ey Allah’ım! Çok sevip âşık olduğum amcamın bir kızı vardı. Ona gönlüm düşmüştü. Ondan murad almak istemiştim. Ne yaptıysam bana varmadı ve beni istemedi. Gidip başka biriyle evlendi. Günün birinde memleketimizde kıtlık oldu. Benim durumum iyiydi ve zengindim. Ambarım buğday ve tahıl ile doluydu. Amcamın kızı ise ihtiyaçlı, fakirdi. Bir süre sonra çaresizlik içinde gelip benden tahıl istedi.

Ben, ona; “Eğer benimle olursan istediğini veririm, yoksa vermem.” dedim.

Bunu diyince öfke ile oradan ayrıldı.

Bir süre sonra başka çaresi olmadığından tekrar geldi. “Tek çocuklarıma bir şey olmasın, isteğini kabul ediyorum, ama hiç kimsenin bizi göremeyeceği bir yere gidelim.” dedi.

“Tamam” dedim.

Tenha ve kimsenin görmeyeceği bir yere gittik. Ben, ona tam yaklaşacaktım ki bir de ne göreyim amcamın kızı ağlıyordu.
Ona; “Neden ağlıyorsun? Bizi burada kimse görmez.” dedim.

O da bana dönerek; “Bizi Allah görüyor, melekler görüyor bu yetmez mi? Gel amcamın oğlu bu isteğinden vaz geç. Allah’tan kork” dedi.

Bununun üzerine ben de pişmanlık duydum. Günahıma veda ettim, af diledim, o zinayı yapmaktan vaz geçtim. Ömür boyu amcamın kızının ve çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamak üzere sana söz verdim. O gün bu gün ne ona ne de başka birine yan gözle bakmadım. Allah’ım! Eğer ben bunu şeksiz ve şüphesiz senin korkun ve senin rızan için yapmışsam, başımızdaki sıkıntıyı uzaklaştır.” diye yalvardı.

Kaya biraz daha açıldı; fakat yine çıkılacak gibi değildi.

Sıra üçüncü gence gelmişti. Üçüncü genç, ellerini kaldırır başlar duaya:

“Ey Allah’ım! Benim yanımda işçiler çalışırdı. Bir gün bir işçi bir süre çalıştıktan sonra habersizce ayrıldı ve bir daha da gelmedi. Ben de onun yerine ücretini hesaplayıp o parayla onun adına birkaç koyun aldım ve beslemeye başladım. Sen de bu koyunlara bereket verdin arttıkça arttılar. Derken günün birinde işçim çıkageldi ve ücretini istedi.

Ben de; “Şu gördüğün koyunlar, davalar ve develer senindir.” dedim.

İşçi:
“Benimle alay etme. Nasıl olur, benim paramla bu kadar koyun alınmaz. Ver paramı da gideyim” deyince,
Ben de;”Seninle alay etmiyorum. Paranı yemedim, onunla hayvan aldım. O hayvan çoğaldı, sürü oldu. Al sürüyü götür, ananın sütü gibi helal olsun. ” diye cevap verdim.

O kadar sevindi, o kadar memnun kaldı ki keyfinden uçacakmış gibi oldu.

“Rabbim! Eğer bu işi sırf senin rızanı kazanmak için yapmışsam, içinde bulunduğumuz sıkıntıdan bizi kurtar.” Diye yalvardı.

Gencin bu duasının hemen akabinde kaya tamamen açılır ve gençler çıkıp yollarına devam ederler.

Bu hadis-i şerifle Efendimiz (s.a.v.) bizlere bir kere daha sesleniyor: “İhlâslı olun Ey Mü’minler! Yaptığınız işleri sadece Allah (Azze ve Celle) rızası için yapın.”

Şimdi biz bir göçük altında kalsak, bir mağarada tıkansak, bir asansörde tıkalı kalsak sesimizi duyuramıyoruz, telefonlar çekmiyor umudumuzu kestiğimizde sırf Allah (Azze ve Celle) için yaptığım dediğimiz ve başımız belaya düştüğünde; “Ey Allah’ım! Eğer bu ameli sırf senin rızan için yaptım ise başka hiç kimseleri ortak etmeden sırf senin rızan benim kastım ise kurtar beni bu sıkıntıdan.” diye bileceğimiz bir amelimiz var mı?

Bize isabet eden bela ve musibetlerden tutun günahlara kadar bedenlerimize yük olan bu engellerden kurtulmanın yolu başımızı dardan kurtaracak amellerimizi çoğalmaktır.

Selam ve dualarla…

Ramazan TOPCAN

dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Katili Olmak…

“…Olur ki, hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki, sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şer olur. Doğrusunu Allah bilir, siz bilmezsiniz!” (Bakara, 216)
Uzun yıllardır bu sevinçli haberi bekliyordu. Sanki ayakları yerden kesilmiş heyecanından uçuyordu. Hemen beyine, annesine, ne bileyim, onun derdini yüklenen herkese bu müjdeli haberi vermeliydi. Hızlı hızlı hastane merdivenlerinden indi. Gördüğü herkese gülümsüyordu. Kapıdaki dilenci çocuğa çıkarıp 20 milyon verdi. Çocuk şaşkınlık içinde gözleri faltaşı gibi açılmış:
“-Bu çok değil mi abla?” diyebildi.
Tebessüm ederek yolun karşısına geçti. Bir taksiye binip doğruca beyinin dükkânına gitti. İçeride müşteriler vardı. Telaşla içeri girince beyi:
“-Ne oldu Hatice?!” dedi. Hatice:
“-Seninle çok önemli bir konuyu konuşmam lâzım. Burada olmaz!” deyince, beyi merak içinde onu bir çay bahçesine götürdü. Hatice hanım, beyini sakinleştirmeye çalışırken kendi içi içine sığmıyordu:
“-Muratçığım, sâkin ol şimdi, sana bir haberim var! Duyunca lütfen heyecanlanıp bağırma!” Beyi daha bir meraklanmış ve:
“-Hadi ne olduğunu anlatmayacak mısın?” deyince, Hatice hanım, sırrını beyinin kulağına fısıldadı.
“-Hâmileyim!..”
Beyi önce duraksadı, sonra:
“-Allah’ım, Sana şükürler olsun!” diye bağırmaya başladı. Âdetâ çocuklar gibiydi, yerinde duramıyordu. Bütün gücüyle çığlık atmak ve “baba” olduğunu bütün dünyaya ilân etmek istiyordu. Herkes başlarını çevirmiş tebessümle onları izliyordu.
Murat bey:
“-Hatice, ben bile unuttum, kaç yıldır bu bebeğin yolunu gözlüyoruz!..” dedi.
“-10 yıldır, Murat’ım, 10 yıldır!..” dedi Hatice hanım.
Murat bey, annesine, akrabalarına telefon açıyor; Hatice hanım da sevinç gözyaşlarıyla onu seyrediyordu…
Sanki evliliklerinin en güzel günlerini geçiriyordu Hatice… Ne istese ânında oluyordu. Kahvaltısı yatağına geliyor, bir dediği iki edilmiyordu. Hem şaşkın, hem de sevinç içindeydi.
Kayınvâlidesiyle de problemleri sanki bir anda bitmiş, ana-kız gibi olmuşlardı.
Hamileliğin üçüncü ayında, doktor, ultrasonla bebeği inceliyordu. Birden yüzü değişti. Hatice’nin kalbinin atışı değişmiş, bakışını doktorun mimiklerine odaklamıştı.
Doktor sıkıntıyla Murat beyi de çağırdı. Hatice’yle beyi çok korkmuşlardı. Neler oluyordu. Doktor:
“-Sizi üzmek istemem, ama gerçekleri söylemem gerekiyor. Bu çocuğun beyninde bir tümör var. Doğarsa zekâ özürlü olacak. İsterseniz hemen kürtaj yapalım, isterseniz bir hafta düşünün. Sonra karar verirsiniz.” dedi.
Hatice olduğu yere yıkıldı. Beyi ise o kadar şaşkındı ki, gözü Hatice’yi bile görmüyordu. Sevinç yumağı olan evleri bir anda mâtem ocağına dönmüştü. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu.
Haberi, yavaş yavaş bütün akrabaları duydu. Herkes akıl vermeye başladı.
“-Nasıl uğraşacaksın onunla. Biz, akıllı çocukla bile baş edemiyoruz, aldır gitsin!..” diyenler bir tarafta…
“-Müftüye danış, günah!..” diyenler, “Onunla her gün uğraşırken tahammül edemez, sonunda sert davranmaya başlarsın. O zaman her gün vicdanının kâtili olacağına, bir kere aldır, bir kere kâtil ol!..” diyenler…
Artık kimseyle görüşüp konuşmak istemiyorlardı. İşin garip tarafı, eskisi gibi birbirleriyle de konuşmuyorlardı.
Murat bey:
“-Hatice, kararı çabuk vermemiz lâzım!” deyince, Hatice hanım:
“-Ne yapalım?” dedi. Murat bey:
“-Bence kürtaj!.. Allah, sonra tekrar verir!” dedi. Hatice bu cevaptan irkilmişti:
“-Yani evlat kâtili mi olacağız?” diyebildi. Beyi:
“-Ama zekâ özürlü olacak, nasıl bakarız? Elâlemin içine nasıl çıkarız? Nasıl «bu çocuğumuz!» deriz.” diye cevap verdi. Hatice büyük bir kararlılıkla:
“-Hayır, ben bu çocuğu yıllardır Allah’tan diliyorum. Şimdi verdi ve bizi imtihan ediyor. Murat’ım, ne olur aldırmayalım!” dedi.
“-Hatice, ben zekâ özürlü bir çocuk istemiyorum!”
“-Allah’ın sana verdiğine râzı değil misin? Hatırlasana ne kadar sevinmiştin baba olacağına!..”
Murat susuyordu. Hatice gözyaşlarıyla devam etti:
“-Belki akıllı olsa hayırsız olacaktı, o zaman, «Keşke akılsız olsa da hayırsız olmasa!» derdik. Kimbilir belki bu bizim için hayırlıdır. Ne olur, evlad kâtili olmayalım!”
Hatice hanım, bütün gece duâ etti, ağladı. Rabbine sığındı:
“Rabbim! Ne olur nefsime uydurma!.. Başkalarının sözüne bakıp da kâtil olmama izin verme! Dayanma gücü ver. Şifâ ancak Sen’de!..”
Sabah olunca Murat Bey:
“-Eğer çocuğu aldırmazsan senden ayrılırım!..” diyerek Hatice’nin dünyasını bir kez daha başına yıkmıştı.
Hatice hanımın bir karşılık vermesini beklemeden kapıyı çarpıp çıkan Murat bey, arabasına bindi ve kontağı çevirmeye başlamadan önce düşüncelere daldı:
“Ben senden ayrılamam Hatice, ayrılamam. Ama senden bu çocuğu aldırmanı istiyorum. Aldırmıyorsun!..” diye söylendi.
Hatice eşyalarını topladı, annesinin evine gitti. Olanları annesine anlattı. Annesi Hatice’ye kızıp:
“-Beyin haklı, sen çocuk hasretiyle ne istediğini bilmiyorsun!” diye çıkıştı.
Onları, sessiz köşesinde Kur’ân okuyan Şefika nine dinliyordu. Annesi mutfağa gidince Hatice’yi yanına çağırdı. Hatice’nin başını kucağına yaslayıp:
“-Kızım, canı veren Allah’tır. Almak da O’nun hakkıdır. Korkma! Allah kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez. Demek, sen bunu kaldıracaksın ki, sana veriyor. Belki rızası bunda gizlidir. Sabret ve kâtil olma!” dedi.
Hatice kararını verdi. Doktoruna gitti:
“-Yavrumu doğurmak istersem, benim sağlığıma bir zararı olur mu, doktor hanım?” diye sordu. Doktor:
“-Hayır, hâmileliğin normal, anormal olan çocuk!” dedi.
“-O zaman aldıramam!” dedi ve geri döndü.
Beyine telefon açıp, kesinlikle çocuğu doğuracağını, Allah katında sorumlu olmaktan korktuğunu söyledi ve “Ben kaderime râzıyım!” diyerek telefonu kapattı.
Beyi telefonda duyduklarından sonra yaptığına pişman olmuş ve başkalarının dediklerine kulaklarını tıkayarak, vicdanın sesini dinlemeye karar vermişti. O akşam Hatice’nin yanına gitti, bir demet kırmızı gül yaptırmış, güllerin üstüne de küçük bir not eklettirmişti:
“Ben de kaderime râzıyım!..”
Sevinçle evlerine döndüler. Korkuyla geçen altı ay sonra doğum zamanı gelmiş çatmıştı. Hem üzgün, hem sevinçli, hem buruk… bütün zıt duyguları beraber yudumluyorlardı sanki.
Dört saatlik bir beklemeden sonra bebeğin ağlaması koridorda duyuldu. Murat Bey olduğu yere çöktü. Ellerini açtı ve:
“-Rabbim sevgisini de, sabrını da ver. İsyân ettirme!” diye duâ etti.
Bu sırada yanına kadar gelmiş olan hemşirenin sesiyle irkildi:
“-Müjde oğlunuz oldu!..”
İki eliyle gözyaşını sildi. Bebeği kucağına aldı. Bir anda sıcacık bir sevgi seli aktı kalbine, öptü kokladı.
“-Hoş geldin Sabri!” diye mırıldandı. Bir anda ağzından çıkan bu isim, onu korkuttu. “Evet, adı Sabri!” dedi.

Ertesi gün bebeğin tahlilleri yapıldı. Doktor, tedirginlikle bekleyen anne-babanın yanına giderek sevinçle:
“-Müjde, bebeğiniz çok sağlıklı! Sandığımız gibi zekâ özrü yokmuş!” dedi.
Odadaki herkes sevinç gözyaşları döküyordu. Murat bey, kendisinden utandı.
“-Rabbim beni affet, affet!” diye ağlamaya başladı. Hatice’ye döndü:
“-Eğer senin îmân kuvvetin ve kararlılığın olmasaydı, şimdi bir evlad kâtili olacaktım. Sen de beni affet!” dedi.
“Allah her şahsı ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme!. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla!.. Bize acı sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!..” (Bakara, 286)
dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Dede..

Yalnızdı… Üzerinde yıllardır eskitemediği çizgili pijaması, yüzünde çizgiler… Kendi kendine konuşuyordu, her zaman olduğu gibi:

“-Hay Allah! Yine elektrik kesildi. Ne de karanlık oldu birden bire… İnsan ürküyor. Bilmem mezarda ne olur halimiz?”

Yeri neredeyse hiç değişmeyen kibrit kutusunu, yaşının verdiği ağırlıkla biraz geç de olsa buldu ve emin olmak için salladı.

“-İşte kibrit burada… Şurada bir yerde de mum olacaktı.Yakayım da gözümün önünü göreyim… Hah, tamaaam.”

Sonra yıllar öncesinde buluverdi kendini. Gülümsedi… Ve anlatmaya başladı, biri dinliyormuş gibi:

“-Çocukken, elektrik kesildiğinde, küçük odanın perdelerini açar, ay ışığında sohbet ederdik, annem, babam, kardeşim ve ben… Ne hoş olurdu Ya Rabbi!

Babam, köyde eşekten nasıl düştüğünü, annem, tarzancılık oynayayım derken, ağaç dalında nasıl asılı kaldığını anlatırdı… Biz de gülerdik.

Elektriğin kesilmesine hep sevinirdik. Çünkü birbirimize en yakın olduğumuz, hatıralarımızı, mutluluğumuzu ve acılarımızı paylaştığımız, güzel ve ne yazık ki nadir zamanlardı onlar… Başka günlerde televizyon seyretmekten, karşılıklı oturup konuşamazdık çoğunlukla.

Ah teknoloji! Nasıl da uzaklaştırdı insanları birbirinden… Ya da belki biz insanlar beceremedik. Her şeyden vazgeçip, görmemişler gibi davrandık. Sanki futbol maçları hanımlardan, filmler çocuklardan daha mı önemliydi? Yooo…

Huzurevleri daha mı sıcaktı sanki evlerden? Hem çocuklarını, hem ailesini, hem de anasını, babasını ihmal eder oldu insanlar. Zaten ben de, sırf huzurevine gitmemek için kalmadım mı böyle yapayalnız?

Ahh… Ah! Hay hak! Mum da ne güzel yanıyor. Yandıkça eriyor. Eridikçe aydınlatıyor. Aydınlattıkça bitiyor…”

Dede, aniden farklı bir ruh haliyle haykırdı:

“-Hazreti Ömer! Allah senden razı olsun! Ne ince, ne yüce insandın sen öyle… Kendi işi için ayrı, devlet işi için ayrı mumlar yakacak kadar, haramdan ve kul hakkından korkardın. O’nun ümmetiydin ne de olsa, Rasulullah’ın ashabıydın!
Hazreti Ebubekir! Hazreti Hatice! Hazreti Fatıma! Hazreti Zeyd! Sizleri özledim…”

Biraz durakladı ve ağlamaklı bir sesle haykırdı tekrar:

“-Senin adaletine, Senin şefkatine, Senin nur yüzüne hasretim ya Rasulallah! Hasret bütün ağaçlar! Hasret bütün insanlar!

Çocuklarımın sesine, torunlarımın gürültüsüne hasretim…”

Ağladı… Sanki yıllarca hiç ağlamamıştı da, yıllar sonra bugün, ağlamaya bile hasret kalmışçasına ağladı…

Gayet iyi biliyordu ki, gözyaşı, kaderi değiştirmez. Belki sadece biraz rahatlatır, hüzün dolu bir kalbi…

Burnunu çekti. Mendiliyle sildi yüzünü… Ve sanki daha bir güçlü hissederek kendini, rest çekti:

“-Peh! Ben de iyice çocuklaştım canım! Vurayım kafama! Ne güzel işte. Sessiz sakin… Bir de torun mu çekecektim bu yaştan sonra? Cır cır cır cır!”

Tam bu sırada, elektrik geldi ve oda aydınlandı. Dede, tavandaki lambaya ters ters baktı.

“-Hıh! Niye geldiysen! Mum ışığında özlemlerim, sevgilerim dost olmuştu bana. Oda kararınca, kalbim ışımıştı. Gönlüm aydınlanmıştı.”

Elektrik düğmesine doğru yürüdü, bir dededen beklenmeyecek kadar hışımla. Sert bir hareketle dokundu düğmeye ve ışığı söndürdü.

“-Sönün ışıklar! Sönün yalancı aydınlıklar! Siz yanınca, umutlarım sönüyor!”

…Ve ağır adımlarla yatağına doğru yürüdü. Biraz uyumalıydı. Çocukların, torunların, hiç kimsenin olmadığı yapayalnız bir evde, bir gece daha…

Çekilmezdi bu yalnızlık, umutlar da olmasa… Ve çekilmezdi eğer, sığınak bildiği Rabbi’ne el açmasa…

Yine O’na yöneldi, O’na sığındı bir kez daha:

“-Allah’ım! Bu gece ve her gece bildim ki, Senden başkası yar olmaz bana… Koru beni Allah’ım. Yavrularımı koru, onlara merhamet ver. Onları affet Allah’ım. Beni affet… İman ile al yanına… Ölüm nasıl da yakın…”

Dede, bir yandan semaya açtığı ellerini yüzüne sürerken, diğer yandan da amin diyordu. Amin…

Yatağına uzanırken hasret yorgunu, dilinde her zamanki ümit bestesi vardı: Bismillahirrahmanirrahim…

Kısa zamanda, huzurla daldı uykuya.

…Ve bir daha uyanmadı dünyaya.
dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Yedi Yüz..

İmâm-ı Hasen ve imâm-ı Hüseyn ve Abdüllah bin Ca’fer (r.a.) Medîne-i münevvereye giderken, yolda erzâkları kalmadı. Sahrâda oldukları için, yiyecek birşey alacak yer de olmayıp, açlık ve susuzlukdan gâyet muzdarib oldular. Allahü teâlâya tevekkül etdik deyip, yoldan sapdılar. Birâz gitdikleri gibi, ovanın orta yerinde bir karaltı gördüler. Ona doğru sürüp, gitdiler. Bakdılar ki, bir kara çadır içinde, bir kadıncıkdan başka kimse yok. Kadıncağıza selâm verdiler. O kadıncağız da, letâfet ile selâmlarını alıp ve bunlara dikkat ile bakdı. Hâtırına bu geldi ki, bu üç sultânın dünyâda benzerleri az bulunur.
Kadına dediler ki,
-Bir yiyeceğin var mıdır.
-Bir keçim vardır. Kendiniz sağınız, sütünü içiniz.
İmâmlardan birisi sağdı, bir çanak südü bir imâma verdi. Bir çanak da Abdüllaha verdi. Bir çanak da kendi içdi. Ondan sonra kadına dediler ki,
-Başka yiyeceğin yok mudur.
-Bu keçimi boğazlayıp, yiyin.
O kadın, bunu böyle söyleyince, Abdüllah hazretleri o keçiyi kesip, pişirip, yidiler. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerine hamd edip, atlarına bindiler. Sonra kadıncağıza dediler ki,
-Medîne-i münevvereye vardığın zemân, mutlaka bize uğrayasın ki, biz Seyyidlerdeniz ve Hâşimîlerdeniz. Se’âdetle dönüp, gitdiler.
Bir zemân sonra o kadıncağızın kocası geldi. Gördü ki, ortada keçi yok.
-Keçi ne oldu diye sordu. Hanımı da meydâna gelen hâdiseyi anlatdı. Kocası da huzûrsuz olup,

-Ey akılsız hanım! Niçin böyle yapdın. Bizim ondan gayri nesnemiz yok idi, dedi.
-Allahü teâlâ rahîmdir. Kullarını aç koymaz. Bunun gibi güzel yiğitler, asîlzâdeler evimize geldi. Onları müsâfir etmeden göndermek insâf değildir. Bir keçi nedir ki, öyle sultânlardan esirgerim.
Ammâ kadıncağız, imâmları bilmez idi. Güzel yiğitleri gördüğünde, mubârek yüzlerinin nûrânîliğinden ve sözlerinin tatlılığından, firâsetle bildi ki, asîlzâdeler ve çelebî insanlardır. Onun için kendilerinden bir nesne esirgemedi.

Bu dünyâda bütün malı bir keçi olup, onu da müsâfirlerine ikrâm etmek o kadıncağızın kemâl derecede cömerdliğini gösterir.

Artık, kadıncağız, kocası ile birşeyler alıp-satmak için, Medîne-i münevvereye gitdiler. Şehir içinde gezerken, hikmet-i ilâhî, imâm-ı Hüseyn ‘radıyallahü teâlâ anh’ hazretlerine Bâb-ı selâm önünden geçerken rast geldiler. İmâm hazretleri, kadıncağızı gördü ve tanıdı. Acele adam gönderip, huzûr-ı şerîflerine getirdiler. Kadıncağıza hitâb edip, buyurdular ki,

-Benim kim olduğumu bilir misin?
-Bilmem, deyip, cevâb verdi.

İmâm hazretleri buyurdu ki,
-O üç yiğit, bir zemân senin çadırına uğradılar. Sen onlara süt içirdin. Keçiyi kesdiler. Onların biri, benim.
Emr etdi, bunlara ziyâde ikrâmda bulundular. Hikmet-i Rabbânî imâm hazretlerinin yanında fazla bir şey bulunmadığından, beyt-ül mâl emînine adam gönderdiler.
-Bize bin dirhem gümüş ve yüz koyun versin. İnşâallah biz yine veririz, dediler. Beyt-ül mâl emîni verdi. Huzûr-ı şerîflerine getirdiler. Temâmını kadıncağıza verip, bizi ma’zûr tut, dedi. Yanlarına adam verip, imâm-ı Hasen (r.a.) hazretlerine gönderdi. İmâm-ı Hasen de bunları iyi karşılayıp, yanında bulunduğu kadar ikrâm etdi. Ve onların yanında fazla nesne bulunmadığı için, beyt-ül mâl emînine adam gönderip, bin dirhem ile ikiyüz koyun ödünç aldılar. Hepsini o kadıncağıza verip, özr dilediler. Sonra yanlarına bir adam verip, Abdüllah bin Ca’fer hazretlerine gönderdiler.
Abdüllah hazretleri,
-İmâmlar ile buluşdunuz mu diye süâl etdi.
-Evet, onlardan geliriz, dediler.
Abdüllah hazretleri buyurdu:
-Ne olaydı, önce bizim yanımıza gelseydiniz! Zîrâ onların ellerinde, dünyâ malı karâr etmez. Hâzır nesneleri bulunmadığı için, belki ızdırâb çekmişlerdir. Bunlar dediler ki, her biri biner dirhem ve yüz ve ikiyüzer koyun ihsân etdiler. Abdüllah hazretleri çok ni’metler verip, ikibin dirhem ve dörtyüz koyun ihsân etdi. Hazret-i Abdüllah bin Ca’fer varlıklı idi. Ondan sonra, kadıncağız kocası ile dörtbin dirhem gümüş ve yediyüz koyunu alıp, sevinerek evlerine döndüler. Resûlullahın ‘sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem’ hazretlerinin evlâdının cömerdliği, ikrâmları bu mertebede olunca, lâyık olan odur ki, ümmeti olan kişi dünyâya rağbet etmeyip, eline geçeni infâk edip, onların izinden gidip, tâ ki, dünyâda müslimânlıkları ma’mûr, âhıretde de günâhları afv edilmiş olur.
dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net

Dört Dua..

Yesrib şehrinde bir adam kavminin ileri gelenlerini topladı. Kölesine dört dirhem vererek bununla misafirler için çeşitli meyveler satın alıp getirmesini emretti.Köle çarşıya çıkmak üzere evden ayrıldı. Yolda giderken Mansur b. Ammar mescidine uğradı. Orada Allah dostlarından Mansur’u ziyaret edip onun duasını almak istedi. Mescide girdiğinde gördü ki Mansur, bir fakire vermek üzere bir şeyler istiyordu. “Kim bu yoksula dört dirhem verirse, ona dört duâda bulunacağım” diyordu.
Bu Allah dostunun sözlerinden etkilenen ve acaba hangi duayı yapacak diye merak eden köle, elindeki dirhemleri o fakire verdi.

Bir fakirin ihtiyacını gidermenin sevinciyle Allah’a hamdeden Mansur ona dedi ki:

– Dua etmemi istediğin şeyler nelerdir söyle bakalım!

Köle:

– Benim bir efendim var, ondan kurtulmak istiyorum, dedi.

Mansur, bunun için dua etti.

Sonra dua etmemi istediğin diğer şey nedir? dedi.

Köle:

– Allah’ın, dirhemlerimi yerine koyması için dua ediniz, dedi.

Mansur, bunun için de dua etti. Sonra,

Diğeri nedir, dedi.

Köle:

– Efendimin Allah’a tevbe etmesini istiyorum. Onun için dua buyurunuz, dedi.

Mansur bunun için de dua etti.

Sonra köleye,

Diğeri nedir, dedi.

Köle:

– Allah’ın beni, efendimi, seni ve kavmin adamlarını bağışlamasını istiyorum, dedi.

Mansur bunun için de dua etti.

Dört konuda Mansur’un duâsını aldıktan sonra köle oradan ayrılarak çıkıp gitti.

Eve döndüğünde Efendisi ona:

– Niçin geciktin, diye sordu.

O da olan biten hadiseyi anlattı.

Efendisi ona:

– Hangi konularda dua istedin, dedi.

Köle:

– Ben kendimin azadlığımı istedim, dedi.

Efendisi:

– Git sen hürsün dedi.

Sonra ne için dua ettiğini sordu.

Köle:

– Allah’ın dirhemleri yerine koymasını istiyorum, dedim. Bunun için de dua etti.

Efendisi:

– Al sana dört dirhem, dedi.

Ve üçüncü duayı sordu.

Köle:

– Senin Allah’a tevbe etmen için dua istedim. O da bunun için dua etti dedi.

Efendisi:

-Allah’a tevbe ettim, dedi.

Dördüncüsünü sordu.

Köle:

– Allah’ın beni, seni, Mansuru ve kavmi bağışlaması için dua rica ettim.

O da bu duayı yaptı, dedi.

Efendisi:

– Bu benim elimde değildir, dedi. Kölesine çok müsamahalı, affedici ve bağışlayıcı davrandı. Gece olup istirahata çekilince rüyasında, sanki birisi ona şöyle seslendi:

“- Sen kendine ait olanı yaptın. Benim bana ait olanı yapmayacağımı mı sanırsın?!

Ben Azimüşşan da seni, köleyi, Mansur’u ve mecliste hazır olanların hepsini bağışladım.”

İnsan kendi üzerine düşeni yapar, Allah yolunda fedakârlığını gösterirse, onun gayretini, fedakârlığını ve sadakatini gören Allah celle celâlühü kulunu, engin merhameti içine alıverir. Ona yaptığından daha fazlasını verir.

Zira O, Ekremül-Ekremîn’dir. Cömertlerin en cömertidir.

Kuluna ikram etmeyi sever.

İkram ve ihsanı, af ve mağfireti boldur.

O, Erhamürrahımin’dir. Merhametlilerin en merhametlisidir.

Kuluna merhamet eder…
Kulunu sever ve affeder…

Kulunun günahlarını, hatalarını setreder …

Kulunu hıfzeder …

Kulunu mağfiret eder…

Yeter ki kul kul olsun!..

Kulluğunda dâim olsun, samimi olsun!..

Allah Teâlâ:

“ Resûlüm! Kullarıma, benim, çok bağışlayıcı ve pek esirgeyici olduğumu haber ver.” (Hıcr sûresi:49) buyuruyor.

Kul içten gelerek hakiki kulluk yapabilir, insanları sevip hoş görebilir ve onları affedebilirse; Rabbimizin engin rahmetine ve mağfiretine kavuşur.

İnsanoğlu dünyada iken Allah’ın kullarını affedip bağışladıkca, asıl kendisi o zor günde, mahşerde, bağışlanmayı hak etmiş olur.

Zira insan affede affede affa layık hale gelir.

Biz de Allah’tan af, mağfiret, rahmet ve güzel akıbet niyaz ederiz.
dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net
Altınoluk Dergisi2009 – Mayis, Sayı: 279

Hz.Ömer

Okuyacağınız hikayeyi bize sahabilerin içinde en çok sayıda hadis rivayet etmiş olan İbn-i Abbas anlatmaktadır.
Karanlık bir geceydi; soğuk ve dondurucu bir kış gecesi. Ayaz insanın iliklerine işliyordu. Halife Hz. Ömer’i görüp onunla biraz konuşmak üzere evden çıktım. Her taraf ıssız ve sessiz, bütün şehir uykularının en derin rüyalarında soluyor olmalı. Sokaklarda in cin top oynuyor.
Yolumun ortalarına doğru önümde insan olduğunu tahmin ettiğim bir karaltı belirdi. Biraz daha yaklaşınca gerçekten insan olduğunu gördüm. Karşımdaki de verdiğim selamı almak üzere başını kaldırıp yüzünü bana çevirince hayretten şaşakaldım. Çünkü önümde benim ziyaretine koyulduğum Hz. Ömer’den başkası değildi. Gecenin bu saatinde herkes sıcak yatağında mışıl mışıl uyurken koca bir halifenin yapayalnız sokaklarda dolaşmasını bir sebebe bağlıyamıyordum.
Üstelik bu dondurucu kış gecesinde. Merakımı yenemeyerek, hemen söze başladım; “gecenin bu saatinde yapayalnız niçin dolaşıyorsun?”
Hz. Ömer (r.a) bana sokularak koluma girdi ve işin yoksa beraber yürüyelim diye teklif etti; “hem sana yürüken niçin yalnız başıma gezintiye çıktığımı da anlatırım” diye ilave etti. Ben “zaten sana geliyordum; biraz görüşür, sohbet ederiz diye düşünmüştüm. Madem ki böyle oldu; gezinirken konuşuruz.” cevabını verdim.
İkimiz birlikte yola koyulmuştuk; benim içim içime sığmıyor, neredeyse meraktan çatlıyordum. Bir aralık soru soran gözlerimi Halife’nin yüzüne diktim; haydi söze başla; anlat bakalım niçin ayazlı bir gecenin bu saatinde tek başına sokaklarda dolaştığını” demek istiyorum.
Halife Hz. Ömer’de zaptedilmez merakımı anlamıştı. Ama başka meselelerden konuşuyor, fakat bir türlü gecenin bu saatinde niçin dolaşmakta olduğuna lafı getirmiyordu. Birlikte gezinirken her evin kapısı önünde epeyce bir müddet dikiliyor, kulağını kapıya dayayarak içerisini dinliyordu.
Evlerin kapılarında dikilip içerden bir ses geliyor mu, gelmiyor mu, diye dinleye dinleye sokak sokak Mekke mahallelerini dolaştık. Hiçbir tarafta çıt yoktu, herkes bölünmez uykularının salıncağında soluyordu. Belki de şu koca şehirde gecenin bu saatinde Halife Hz. ömer (r.a) ile benden başka uyanık olan tek kişi yoktu.
Yavaş yavaş Hz. Ömer’in neden gezintiye çıktığını anlar gibi oluyordum. Anlaşılan şehir halkından herhangi birisinin bir derdi, bir sıkıntısı yüzünden uykusuz kalıp kalmadığını yakalamak istiyordu. Bu yüzden sokak köpeklerine kadar şehrin bütün canlıları sıcak yuvalarında uyurken müslümanların reisi sıfatı ile Hz. Ömer (r.a.) onlara bekçilik ediyor; onların rahatı için uykuyu kendine haram ederek sokak sokak bu ayazda dolaşıyordu.
Bütün mahalleleri kapı kapı dolaşınca şehrin dışına çıktık. Sağda solda tek tük çadırlar vardı. Onların da kapıları önünde durup ağlama sızlama var mı diye içeriyi dinledikten sonra yolun en ucundaki bir çadıra sıra geldi.
Diğerlerinde olduğu gibi bu çadırın kapısında da dikilerek içeriyi dinledik; birbirine karışmış durumdan ağlayan çocuk sesleri geliyordu.
Epeyce dinledikten sonra Hz. Ömer (r.a.) kapıyı vurup selamla birlikte içeriye daldı. Evin içi karmakarışıktı. Durmadan ağlayan çocukların gözleri şişmiş; yüzleri akan yaşların çizgileri ile benek benek kararmıştı. Yaşlıca bir kadın ocağın başına oturmuş hem ateşin üzerinde kaynayan tencereyi karıştırıyor hem de halsizlikten dizinin dibine serilen minicik yavruları susturmaya çalışıyordu. Kadın da bitkin ve halsiz görünüyordu. Bu haline rağmen Hz. Ömer’in (r.a.) selamına gülümser olmasına çalıştığı bir çehre ile aldı. Anlaşılan evine gelenin Halife Ömer olduğunu bilmiyordu. Kim bilir Halife’yi tanımıyordu bile. Zate gecenin bu ilerlemiş saatinde şehir dışındaki bir çadırın kapısını Halife’nin çalacağını kim düşünebilirdi.
Hz. Ömer (ra.) kendini tanıtamadan tatlı bir dille kadına sordu “valide bu yavrular niye böyle durmadan ağlıyor?” Kadın içini çekerek kısaca “iki günden beri açtılar da ondan” diye cevap verdi. Hz. Ömer (r.a.), “peki niye önlerine yemek koymuyorsun?” diye soracak oldu hıçkırıklar birden kadının boğazına düğümlendi. Durmadan akmaya başlayan gözyaşları arasında bize içini dökmek üzere söze başladı.
“Oğlum” dedi Halife Ömer’e “sen şu ateşte kaynayanı yemek mi pişiyor sandın; ne gezer!.. Yavruları avutabilmek için çakıl koydum tencereye; durmadan kaynatıyorum. Pişirecek hiçbir şey yok. Bu gördüğün yavrular benim, anasız babasız yetim torunlarımdır. Oğlum, kocam ve kardeşlerimin her biri bir muharebede şehit düştüler. Evin geçimini temin edecek bir erkeğim yok. Ben de hem yaşlı ve hem de kadın halimle halim kalmadı. İşte böyle aç ve perişan kaldık.
Soylu bir aileden varlık için büyümüş ve yokluk nedir hiç bilmemiş bir kızı olduğum için kimseye gidip halimi anlatmaya, el açıp bir şeyler dilenmeye de yüzüm tutmuyor. Her şeyi bilen yüce Allah (c.c.) bir sebebini yaratıp rızkımızı gönderinceye kadar böyle ağlayıp beklemekten başka çaremiz yok.”
Hz. Ömer (r.a.) kadın dinlerken yanmakta olan bir mumu gibi eriyor, yüzü renkten renge giriyordu. Kadının sözünü bölerek üzgün bir sesle “valide, şehirde oturan müslümanların emirine, Halife Ömer’e neden başvurup durumunu anlatmıyorsun?” diyebildi. O ana kadar kesintisiz olarak gözyaşı döken kadının derin üzüntüsü yerini anlatılmaz bir kin ve kızgınlığa bıraktı. Hiddetten kararan bakışlarını Halifeye dikerek şu sözleri söyledi.
“Dilerim ki o Halife Ömer daha dünyada iken bulsun Ahirette de elim yakasından kopmasın.” Hz. Ömer (r.a.) kekeleye kekeleye “Niçin Ömer’e böyle beddua ediyorsun valide! Onun bu işte günahı nedir?” dedi. Kadın aynı kızgınlıkla bu sözlerin cevabını yetiştirdi: “evladım!.. Ben şu ihtiyar halimle iki günden beri gece gündüz demeyip yetim avuturken o nasıl rahat yatağında uyuyabilir? O, müslümanların reisi, baş bekçisi değil mi? Bizler evvela Allah’a sonra do onun eline emanetiz. Gelip de benim halimi nasıl sormaz. Müslümanların reisi olmayı böyle kolay mı sanıyor!..”
Hz. Ömer (r.a.) yavaş yavaş dolmaya başlayan göz pınarlarını kadından saklayarak “valide haklısın, doğru söylüyorsun; ama zavallı Halife’nin işi bir iki değil ki. Kimbilir başını kaşıyacak kadar bile boş zamanı yoktur. Hem sen gidip derdini anlatmadıktan sonra o senin halini bilmez ki, diye kadının öfkesini dindirmeye çalıştı. Fakat kadın aynı kızgınlıkla sözlerine devam etti.
“Madem ki dertlilerin derdini zamanında haber alıp çaresine koşmayacaktı, zamanında niye Halife olmayı, müslümanların başına geçmeyi kabul etti? Böyle çürük bir mazereti hiç dinler miyim ben? Zavallının işi çokmuş!.. Nedir işi yine savaş mı? Yanında inleyenlerin sesine kulak vermez. Şehrinde açlıkla pençeleşen yavrular yaşıyor.
Halife bunlara göz yumarak uzak diyarlardaki şehirlere gaza, gaza diyerek asker yürütmekle; gencecik delikanlılarımızın kanını yabancı topraklara akıtarak kadınları bırakmayı marifet mi sanıyor? Benim babam, amcam, dayım ve gencecik oğlum hep onun ordularında şehit düşmedi mi? Şimdi kim bilir yine nice kadın ve çocukları kocasız ve babasız bırakıp, aç ve çıplak bir sefaletin kucağına atacak. Böyle dertlerimize yeni dertler eklesin diye mi biz onu başımıza geçirdik?”
Tam bu sırada çocuklar sözleşmişler gibi hep bir ağızdan yanık sesleri ile ağlaşmaya başladılar. Çocukların bastıran çığlıkları kadının öfkesini bir kat daha arttırdı. Ellerini havaya kaldırarak ve sesinin çıktığı kadar bağırarak sözlerine şöyle devam etti:
“Bu evdeki canlıların göğüslerinden boşalarak yükselen inilti ve çığlıkları şimşek ve yıldırım eyleyerek Ömer kulunun başına yağdırmasını dilerim. O varsın dul bir kadınla yetim yavruların beddualarını yağmur sansın. Tez elden ona gönlümün dilediği bir bela ver de kıvranırken bizim neler çektiğimizi anlasın. Sen işini bilirsin, yüce Yaradanımız.”
Hz. Ömer (ra.) artık dayanamadı. Dolu dolu olan pınarlarından yaşlar damlamaya başladı. Herkesin durmadan gözyaşı döktüğü bu kederli evde, gözyaşlarını görmelerini istemediği için yüzünü herkesten saklamaya çalışıyordu. Artık orada oturamazdı. Hemencecik yerinden doğruldu. Bitkin bir sesle “valide haklısın sen yine avut çocuklarını ben hemen dönerim” diyerek kapıya doğruldu. Arkasından ben de yürüdüm. Dışarıya çıkınca derin bir soluk çekti ciğerlerine. Kelimenin en geniş manası ile üzgün ve bitkin idi. Yol boyunca ağzından tek kelime çıkmadı. Var gücünü kullanarak hızla yol almaya çalışıyordu. Ona yetişmekte güçlük çekiyordum. Doğruca devlet hazinesine vardık. Halife, bir un çuvalı seçerek bir yana koydu. Benim elime de bir yağ kabı tutuşturdu.
Vakit geçirmeden koca un çuvalını sırtlanmaya koyuldu. Gözlerime inanamıyordum. Evet bu İslam Devletinin koca reisi un çuvalını sırtına almak üzere idi. Hemen yanına sokuldum; “aman ey mü’minlerin emiri!.. Ne yapıyorsun? Bari müsaade ver de çuvalı ben sırtıma alayım.” Hz Ömer (r.a.) hemen sözümü keserek belki bir saatten beri ilk defa ağzını açıp şu sözleri söyledi. “hayır, ey İbn-i Abbas, sevgili dostum!… Değil yorgunluktan yere yığılsam, ölsem bile bırak; yükünü de kendi sırtında götürsün. Bu dünyada yüküne yardım etmek isteyecek öz dostlar bulabilir, fakat her koyunun kendi bacağından asılacağı Ahiret gününde kimse O’nun cezasını paylaşmayacaktır.
Kadın doğru söylemişti. Ya vakti ile Hilafeti yüklenmemeliydim. Yüklendiğime göre idarem altındaki tek tek her ferdin huzur ve emniyetini düşünmek zorundayım.”
Sevgili dostum, Dicle kenarında otlayan bir koyunu kurt kapsa ilahi adalet onu Ömer’den sorar. Şu yaşlı kadın kimsesiz ve avuttuğu yavrular kimsesiz kalır; sorumlusu Ömer’dir. Bakımsızlık ve sefaletten bir ev çökse vebali Ömer’in omuzlarındadır. Talihsizlik neticesinde yere bir tek damla kan aksa o kan damlası çoşkun bir derya olup dalgaları ile Ömer’i yutar. Kırgın gönüllerin öfke şimşekleri Ömer’in başına boşalır. Bütün matemlerin gözü göze göstermez dumanlarında boğulacak olan da Ömer’den başkası değildir.
Ömer her derdin devası, her dileğin büyük kapısı ve her lanetin ana ana hedefidir. Yüce Allah’ım aciz bir kul bu kadar ağır ve çeşitli mesuliyet yükünün altından nasıl kalkabilir? Ey Ömer, bu kadar yükün altına girmeyi nasıl kabul edebildin vakti ile…
Sözünü bölüp bir parça kederini dindirmek istedim ve dedim ki; “o kadar da üzme kendini, ey mü’minlerin emiri… Halifelik yükünü sen üzerine almasan kim bu vazifeyi senin kadar titizlikle yüklenebilirdi. Sen de bütün üstün meziyet ve kabiliyetlerine rağmen nihayet bir insansın. Her yerde vakit geçirmeden kendini gösteren ve yanılmaksızın kılı kırk yaran ilahi adalete ulaşamazsın. Kullara verilen bütün merhametler bir araya getirilerek temiz gönlüne dolsa bile bütün varlıkları kanatları altına alan yaygın ilahi esirgeyicilikle yarışamazsın.
Ey iyi yürekli Halife!… Sen şüphesiz ki bir melek değilsin, ama adelet ve merhamet kervanının ön safındaki elinde bayrak tutanlardansın. Senin bu erişilmez adaletine kıyamet günü, hem yer, hem gök hemde şu sırtındaki un çuvalı aynı zamanda da ben şahitlik edeceğiz. Şüphesiz ki en büyük şahidin de karanlık gecede kara taş üzerindeki siyah karıncaya kadar her şeyi bilen yüce Allah’ın bizzat kendisidir ne mutlu sana ki fani hayatını böylesine ölmez değerlerin sahibi olmak uğruna harcıyorsun. Ne mutlu biz müslümanlara ki dünyanın başka milletlerini, padişah diye kan içen canavarlar idare ederken, senin gibi ipek yürekli ve geniş görüşlü bir reisin şanlı adalet bayrağı altında gölgelenmenin tükenmez zevkini tadıyor ve bütün dünyaya karşı seninle haklı bir iftihar duyuyoruz.”
Bu sözlerim galiba Halife’nin üzgün gönlüne biraz neş’e vermişti. Ağır çuval yükü altında iki büklüm olmuş bedenine rağmen son gücünü kullanarak yokuşu soluk soluğa çıkıyordu. Damarlarındaki kanı bile donduracak kadar keskin ayaza rağmen alnından ve yüzünden akıp heybetli göğsüne süzülen terlere aldırmıyordu bile.
Nihayet koca karının çadırına vardı ki nefes nefese içeri girip çuvalı yere bıraktı ve aynı zamanda kendisi de yere serildi; iyice bitmiş, takatinin son damlalarını kullanarak çadıra girebilmişti. Kısa bir dinlenmeden sonra askınlar gibi silkilenerek yerinden doğruldu; tencerede kaynamakta olan çakılları boşalttı. Yerine benim taşıdığım kaptan yağ koydu. Sonra eriyen yağa sırtında getirdiği çuvaldan kendi eli ile un koyarak pişirmeye koyuldu.
Sönen ateşi kadından çalı çırpı isteyerek kendisi tutuşturdu. Böylece pişirdiği yemeği ayazda çabucak soğutarak yine kendi eli ile kurduğu sofraya koydu.
Daha sonra anne ve baba şefkatini bile gölgede bırakacak gülümseyen bir yüz ve bal gibi bir sesle iki günden beri boğazlarından aşağıya tek lokma geçirmemiş olan öksüz yavruları yemeğe oturttu; eli tutmayanlara kendi eli ile yemek verdi.
Günlerden beri kara yaslara gömülmüş olan çadırı bir anda sıcak bir sevincin ışıkları aydınlatmıştı. Ağlamalar susmuş, yaşlar kurumuş; öfke dinmişti. Öksüz yavruların gözleri sevinçten ışıl ışıl parlıyordu. Yaşlı kadıncağız Hz. Ömer (r.a.) sırtında un çuvalı ile içeriye girdiği andan beri şaşkınlıktan sanki dilini yutmuştu, ağzından tek bir kelime bile çıkmadı.
Fakat karnı doyan öksüz torunlarının neşesi odayı sarınca ağır bir uykudan uyanır gibi silkindi; toplandı ve sevinç gözyaşları içinde kim olduğunu hala bilmediği Halifeye şu sözleri söyledi. “Dilerim ki yüce Allah (c.c.) tez elden seni Hz. Ömer’in Halifelik makamına oturtsun. Oraya Ömer’den çok sen yakışırsın.”
Yaşlı kadının o karşısındakini tanımadığı için söylediği bu sözlere içinden güldüm; yan gözle Ulu Halife’yi aradım; bu akşam belki ilk defa bu sözler üzerine O da aydınlık bir çehre ile gülüyordu.
Bana yaklaşıp gidelim artık diye işaret ettikten sonra kadına döndü; “Valideciğim… Sen yarın erkenden Halifelik makamına gel; beni orada bul da sana emekli ve yetim maaşı bağlatayım. Şimdilik hoşçakal” dedikten sonra birlikte dışarı çıktı gün ağarmıştı. Müezzinin bütün mü’minleri sabah namazına çağıracak olan gür sesi nerdeyse ortalığı çınlatacaktı. Ulu halife uykusuz kalarak ve terler dökerek vazifesini yapmış insanların gönül huzuru içinde rahattı.
Bana gelince uykusuz gecemden fazlası ile memnundum. Çok şeyler görmüş, çok şeyler işitmiştim ve çok şeyleri öğrenmiştim. Gördüklerim, işittiklerim ve öğrendiklerim bende ömür boyunca tazelik ve canlılığını yitirmeyecek izler bırakmıştı. Ümit dolu sevinçler içinde Allah Resulü’nün şu sözlerini hatırladım. “Sahabilerimin her biri tek tek gökteki yıldızlar gibidir. Hangisinin peşinden giderseniz hidayetin yolunu bulursunuz.” “Ey yüce Allah Resulü!.. dedim içimden” “senin Halifen Ömer’i gördünde mi söyledin bu altın sözleri!…
O gün kadın, öğleye doğru Halifelik makamına geldi. Ulu Halife zaten daha önce işini maaşa bağlanması için gereken kimselere derhal emir vermişti. Kadın Hz. Ömer’i tanımıştı ama şaşkınlıktan dona kaldığı için dilini döndürüp hiçbir şey söylemiyordu. Ulu Halife onu saygı ile karşılayıp bir yere oturttuktan sonra şöyle dedi:
“Valideceğim!.. İşin oldu bundan sonra hem kendi adına ve hem de şehit yavrusu öksüz torunlarının her ay emekli maaşını alacaksın. Al bakalım şu ilk maaşın” diyerek bir gümüş kesesini kadına uzattı ve “Artık Ömer’i affediyor O’na ettiğin bedduaları geri alıp hakkını bağışlıyorsun değil mi” diye sözlerini bağladı.
Akşamdan beri olup bitenleri tümünü iyice anlıyan kadın gayet ciddi bir ifade ile Halife’ye şu son cevabı verdi; “işte böyle göster adaletini eline bakan bütün müslümanlara karşı.”

dini sohbet,dinichat,sohbet;www.Nursohbet.Net